Main menu:

SAĞLIK

Kimler kan verebilir?

Donör: Kan bağışı yapan kişi.
Yaş: 18 - 65 yaşları arasında olan her sağlıklı kişi kan verebilir.
Sıklık: Erkekler,en sık 2 ayda bir; kadınlar ise, en sık 3 ayda bir olmak üzere ve yılda toplam 4 üniteyi geçmemek koşuluyla kan verebilirler.
Vücut Ağırlığı: 50 kg’ın üzerinde olan herkes kan bağışı yapabilir.
Miktar: Bağışlanan kan standart olarak 450 mL’dir. İnsan vücudunda toplam 5000-6000 mL kan olduğu düşünülürse, bu miktar, toplam kan hacminin sadece % 7,5-9′ u kadardır.Kan bağışını takiben, eksilen sıvı hacmi, damar dışındaki sıvının, damar içine geçmesiyle saatler içerisinde karşılanır. Hücrelerin yenilenmesi süreci ise, 2 ay kadardır. Düzenli aralıklarla yapılan kan bağışının sağlık açısından herhangi bir sakıncası olmadığı gibi, aksine bir çok yararı mevcuttur.
Anemi: Kansızlık, elbetteki kan bağışı için engeldir. Günlük yaşamın olağan sayılabilecek ve çoğunlukla psikolojik kaynaklı olan halsizlik, bitkinlik gibi durumlar, anemi olarak algılanmamalıdır. Anemi tanısı, kan testleriyle yapılmaktadır. Kan bağışı için kriter hemoglobin değeridir..
Saklama: Kanın saklanma süresi, torba içindeki antikoagülan solüsyonun niteliğine bağlıdır. Bugün kullanılmakta olan torbalarda bu süre 35-42 gündür.Bu süre, kanın tüketimi için fazlasıyla yeterli bir depolama süresidir.
Sterilite: Kan torbaları, tek kullanımlık ve steril olarak imal edilmektedir. Bu sebeple, kan bağışı sırasında donöre herhangi bir hastalık bulaştırılması söz konusu değildir.
Yan Etki: Kan bağışının, kilo aldırma, zayıflatma, halsiz bırakma, kaşıntı ve bağımlılık gibi yan etkileri yoktur.
İlaç Kullanımı: Almış olduğunuz ilaçlar, kanınıza geçmektedir. Bu ilaçlardan bazıları kan bağışı yapmaya engel teşkil eder.Kan bağışından önce, eğer sağlığınız açısından mecbur değilseniz, ilaç almayınız. Almak durumundaysanız, kan verip veremeyeceğinizi kan merkezi doktorlarımıza danışabilirsiniz.
1. Aspirin kullanımı: Kan bağışına engel değildir. Sadece, trombosit amaçlı kal alımında veya tromboferezde dikkat edilmelidir.
2. Tegison (Sedef hastalığında kullanılan bir ilaç) kullananlar, ilacı kestikten 3 yıl sonra kan verebilir.
3. Accutan veya benzeri retinoik asit türevi ilaçları kullananlar, ilacı bıraktıktan 4 hafta sonra gönüllü donör olabilir.
4. Faktör konsantresi kullananlar, donör olamazlar.
Tansiyon: Sistolik kan basıncı 180 mmHg’yı, diastolik kan basıncı ise, 100 mmHg’yı aşmamalıdır.

Hastalıklar: Yine bazı hastalıklar da ilaçlar gibi kan bağışına sürekli veya belli bir dönem için engel oluşturmaktadır. Bu hastalıklara ilişkin bazı bilgiler aşağıda belirtilmiştir.( Aşağıda olmayan hastalıklar için, kan merkezlerinden bilgi alabilirsiniz.)

 

Kimler kan veremez?

1. Hepatit B (Hiçbir zaman kan veremezler)
2. Hepatit C (Hiçbir zaman kan veremezler)
3. AIDS (Hiçbir zaman kan veremezler)
4. Sıtma (Tedavinin sağlanmasından 3 yıl sonradan itibaren kan verebilirler)
5. Frengi geçiren hastalar, iyileşmeden 1 yıl sonra kan verebilirler.
6. Creutzfeldt-Jacob hastalığı olanlar, hiçbir zaman kan veremez.
7. Chagas Hastalığı ( Alınan kan sadece fraksinasyon amaçlı kullanılabilir)
8. Tüberküloz (Tedavinin sağlanmasından 5 yıl sonra kan verebilirler)
9. Diabet (İlaç kullanmayan veya ilaç kullandığı halde, kan şekeri regüle edilmiş olanlar kan verebilir)
10. Anemi (Anemi teşhisi konmuş kişiler kan bağışçısı olamazlar)
11. Gebeler kan veremez. Doğum veya gebeliğin sonlan(dırıl)masından 6 hafta sonra kan verebilirler.
12. Koroner kalp hastalığı, angina pektoris, ciddi kardiyak aritmi, serebrovasküler hastalıklar, arteriyal tromboz veya rekküren venöz trombozu olan kişiler kan veremezler.
13. Allerji ( Astım hastaları kan veremez. Polen allerjisi olanlar ise, sadece allerjileri oldukları dönemde kan veremezler.)
14. Otoimmün hastalığı olanlar kan veremezler.
15. Kanama diatezi (Kanama eğilimi) olanlar ömür boyu kan veremezler.
16. Bronşit (Kronik bronşit hastaları kan veremez)
17. Kronik nefrit ve pyelonefritli hastalar kan veremez. Akut glomerulonefrit geçirmiş olanlar ise, iyileşmeden 5 yıl sonra bağış yapabilir.
18. Malign (Habis) hastalığı olanlar, gönüllü donör olarak kabul edilmezler.
19. Brusella almış olanlar, tam iyileşmeyi takiben iki sene sonra kan bağışı gönüllüsü olabilirler.
20. Epilepsi hastaları, kan veremezler.
21. Osteomyelit geçirmiş hastalar, tam düzelmeden 5 yıl sonra kan verebilirler.
22. Cerrahi: Büyük ameliyatlardan sonra 6 ay boyunca kan bağışı alınmaz.Mide rezeksiyonu geçirenler ise, hiçbir zaman donör olamazlar.
23. Transfüzyon: Kan veya kan ürünü alan donörler, 1 yıl boyunca kan veremezler.
24. Attenüe virus aşısı yapılmış olanlar 3 hafta kan veremez.( Su çiçeği, sarı humma, kızamık, kızamıkçık, oral polio, kabakulak)
25. Ölü bakteri aşısı olanlar, 5 gün donör olamazlar.( Kolera, tifo, antrax)
26. İnaktif virus aşısı ve toxoid alanlar ise 3 gün kan veremezler ( Polio-injeksiyon , influenza, rabies, difteri, tetanoz)

 

Kan Bağışı nasıl yapılır?   Kan merkezine gelen gönüllüler yani donörler, ilk olarak donör formunu doldurur. Bu form, kişinin donör olup olamayacağını anlamaya yönelik bazı sorulardan oluşmaktadır. Formun ikinci sayfasında ise, kişiye ait kimlik, adres ve bağış bilgileri bulunmaktadır. Donör olabilmek için gerekli koşullardan biri, Hemoglobin düzeyinin istenilen değerlere sahip olmasıdır. Toplumumuzda oldukça sık rastlanan anemi hastalığı, yani kansızlık, elbetteki kan bağışı için en sık karşılaşılan engeldir. Erkeklerde 13,5 g/dL’nin, kadınlarda ise,12,5 g/dL’nin üzerindeki hemoglobin değerleri donör olunması için yeterlidir. Bu testler, kan merkezlerinde Bakır Sülfat Solüsyonu kullanılarak yapılmaktadır. Kişinin hemoglobin düzeyi, kan bağışı için uygunsa, arteriyal tansiyon ölçümüne geçilir. Sistolik tansiyon 180 mmHg’nın, diyastolik tansiyon ise 100 mmHg’nın üzerinde olmadığı sürece, kan bağışı yapılabilir. Kan alma yatağına uzanan gönüllü donörler, kan alımı için uygun bir damar belirlenir ve antiseptik bir solüsyonla, içten dışa doğru dairesel olarak cilt temizliği yapılır. Antiseptik solüsyonun etkinliğini sağlayabilmesi için kuruması beklenmelidir. Bu süre, kullanılan sıvıya bağlıdır, ancak genellikle 30-45 sn kadar beklemek yeterli olur. Ardından sterilite şartlarını bozmamak kaydıyla, damara girilir.

İğnenin damara sokulmasıyla birlikte kan torbası dolmaya başlar. Torba içindeki antikoagülan sıvı ile kanın iyice karışması sağlanmalıdır. Bu işlem manuel olarak yapılabileceği gibi, otomatik kan alma cihazları (Sağ alttaki fotoğraf) ile daha sağlıklı olarak gerçekleştirilebilir.

Kan alma işlemi yaklaşık olarak 6-10 dakika kadar sürer. Bu süre komponent imalatı açısından önemlidir. İğnenin damardan çıkarılmasınından sonra, cilt bölgesi tekrar dezenfekte edilir ve steril bir gazlı bezle kapatılır. Donörün birkaç dakika kompres yapması sağlanır. Kan torbasının seti kapatıldıktan sonra iğneye doğru olan kısım kesilir. Setin bu kısmından alınan kan örneği test çalışmalarında kullanılır. İğne kısmı da kesilerek setten ayırılır.

Kan Vermenin Faydaları

  • Kemik iliğinin yağlanmasını önleyip, kan yapımı canlı tutulur.
  • Verilen kanın yerine, anında vücuttan genç hücreler dolaşımına katıldığı için, bağışçı daha dinç ve canlı olur.
  • Kandaki yüksek yağ oranı düşer.
  • Kan bağışı kalp krizi ihtimalini %90 azaltır.
  • Kan bağışlayan kişide baş ağrısı, stres, yüksek tansiyon, yorgunluk gibi rahatsızlıkların giderilmesinde çok büyük katkısı olur.
  • Kan bağışçısı her kan verdiğinde:
    AIDS , Hepatit B , Hepatit C , Sifiliz
    Kan grubu taramasından ücretsiz olarak yararlanmış olur.
  • Trafik kazasında yaralanan bir kimsenin, kan uyuşmazlığı olan bir bebeğin, kan bulunmazsa ölecek bir hastanın sizin verdiğiniz kanla kurtulmasının, size verdiği manevi duygu ölçüsüzdür. Bağışınız çok insancıl ve onurlu bir davranıştır.

 

KAN GRUBUNUZUN SIKLIĞINI BİLİYORMUSUNUZ ?

Aşağıdaki tabloda bölgemizdeki donörlerin kan gruplarının her yüz kişideki rastlanma sıklığı gösterilmektedir.

  • Genel olarak her hastaya kendi grubundan kan verilmek zorundadır.
  • A ve O grubu en yaygın tip olmakla beraber aynı zamanda en sık aranılan da gruptur.

Kan grubunuzu bağış sırasında öğrenebilirsiniz.   

A

B

AB

O

Rh Pozitif

% 39

% 14

% 5

% 29

Rh Negatif

% 6

% 2

% 1

% 4

 

 

ÖNEMLİ HASTALIKLAR SIKÇA SORULAN SORULAR

Grip nedir? Soğuk algınlığından farkı nedir?
Grip, İnfluenza virüsünün yol açtığı, özellikle sonbahar sonu, kış ve ilkbahar başında salgınlar yapan bir infeksiyon hastalığıdır. Grip, hastayı yatağa düşürecek şiddette şikayetlerle seyreder. Hastalarda 40 ° C’ye varan yüksek ateş, genel vücut kırgınlığı, şiddetli eklem, kas ve bel ağrıları, baş ağrısı ve aşırı halsizlik görülür.

Soğuk algınlığı, diğer ismiyle nezle, nezle virüslerinin yaptığı burun akıntısı, hapşırma, öksürme, gözlerde yanma, boğazda ağrı ve yanma hissiyle seyreder. Genellikle ateşsiz bir üst solunum yolu infeksiyonudur. Hastalık 3-7 günde kendiliğinden düzelir. Hastalık genellikle ayakta geçirilmektedir.


Grip nasıl bulaşır ve gripten korunmada nelere dikkat etmeliyiz?
Grip de nezle gibi, hasta kişilerin bulunduğu ortamlarda öksürme ve hapşırma yoluyla ve virüsün bulaşmış olduğu ellerle temas sonrasında (tokalaşma, vb.) kolaylıkla bulaşır.

Solunum yolu hastalıklarının topluma yayılmasında sağlam kişilerden çok, hasta olanların daha dikkatli davranması gerekir. Hastalar hastalıkları süresince başkasıyla öpüşmemeye dikkat etmelidirler. Öksürük ve hapşırık nedeniyle ellerine sekresyonlar bulaşacağından ellerini sık sık yıkamalıdırlar, tokalaşmamaya özen göstermelidirler. Hastalıkları sırasında kalabalık, kapalı ortamlarda (otobüs, sinema, metro vb.) bulunmamalıdırlar. En etkili korunma, hastaların alacağı bu gibi tedbirlerle olur. Korunmada sağlıklı kişilerin uygun beslenme ve kişisel temizlik ve hijyen kurallarına dikkat etmesi öenmlidir. Ayrıca aşırı yorgunluk, alkol, sigara kullanımı, uykusuzluk ve beslenme bozukluğu gibi vücut direncini düşüren durumlardan kaçınılmalıdır.

Grip aşısı ne zaman ve kimlere uygulanmalıdır?
Grip aşısı Dünya Sağlık Örgütü’nün önerileri doğrultusunda, bir önceki yılda en sık karşılaşılan virüs tipine karşı, her yıl yeniden hazırlanmaktadır. Her yıl sonbahar aylarında tek doz şeklinde yapılmalıdır. Grip aşısı özellikle hastalığa yakalanma ve sonrasında oluşabilecek hastalıklar yönünden risk taşıyan “yüksek risk grubu” dediğimiz kişilere faydalıdır. Aşı yapılması gereken bu risk grupları şunlardır:

  • 65 yaş ve üzerindeki bireyler.
     
  • Kronik kalp, akciğer, karaciğer, böbrek hastalığı olanlar, şeker hastalığı ve diğer endokrin sistemi hastalığı olanlar.
     
  • Bağışıklık sistemleri zayıflamış olan kişiler: Kanser-lösemili kişiler, bağışıklık sistemi hastalığı olan kişiler (AIDS vb), organ ve kemik iliği nakli yapılan kişiler.
     
  • Uzun süreli aspirin tedavisi alan bebek veya çocuklar.
     
  • Yukarıda sayılan gruplarla temas içinde bulunan kişiler(özellikle bakımevi ve sağlık personeli).


Hepatit B taşıyıcılığı tehlikeli bir durum mudur?
Hepatit B taşıyıcılığı büyük oranda hasta açısından çok düşük oranda kronik hepatit ve karaciğer kanseri oluşturma olasılığını saymazsak tehlikesiz bir durumdur. Ancak çevresi için hastalık etkeni virusu taşıdığından tehlikeli olmaktadır.


Hepatit B taşıyıcılarında tedavi mümkün müdür?
Hepatit B taşıyıcılarında virusu kandan temizleyen bir tedavi şekli yoktur. Kronik hepatit için uygulanan interferon-a tedavisinin sağlıklı taşıyıcılıkta yeri yoktur.


Hepatit B taşıyıcılığı ne kadar devam eder?
Hepatit B taşıyıcılığı, genellikle ömür boyu devam eder. Yalnız taşıyıcıların her yıl için %1-2’sinde virusun kaybolması ve yerini koruyucu antikorlara bırakması olasılığı vardır.


Aynı virusla ikinci kez hastalık geçirilebilir mi?
A ve B virusu hepatitlerinde, hastalık şifa ile sonlanmışsa hemen hemen ömür boyu devam eden bağışıklık oluşur ve bu viruslarla oluşan hepatitler tekrarlamaz. E virusu hepatitinde bağışıklık daha kısa sürelidir ve yıllar sonra hastalık tekrarlayabilir.

Hepatit virusları birbirlerine karşı bağışıklık oluştururlar mı?
Hayır, oluşturmazlar. Bu nedenle kişi farklı viruslarla değişik zamanlarda birden fazla hepatit geçirebilir.

Gebelerde viral hepatitlerin seyri nasıldır?
Eğer E virusuna bağlı hepatit söz konusuysa gebelerde tehlikelidir. Diğer viruslarla oluşan hepatitlerin seyri normal kişiden farklı değildir.


Gebelik sırasında hepatit B geçiren veya B virusu taşıyıcısı olan anneden doğan bebeğe ne yapılmalı?
Gebeler doğum öncesi veya doğumdan hemen sonra test yaptırarak taşıyıcı olup olmadıklarını öğrenmelidirler. Taşıyıcı anneden doğan bebeğe doğumda veya doğumdan sonra ilk 72 saatte, 0,5 ml HB immunglobulini yapılmalı ve bebek aşı programına alınmalıdır.


Erişkinler için şüpheli hepatit B virusu ile karşılaşmada ne yapılabilir?
Eğer kişi bağışık değilse, temastan sonraki birkaç gün içinde 0,06ml/ kg HB immungloblini yapılmalı ve aşı programına alınmalıdır.


Kimlere kuduz aşısı uygulanmaz?

  • Aşılı hayvan tarafından ısırılma veya temas olduğunda
     
  • Bilinen ve halen sağlam bir hayvan tarafından 10 günden daha önce ısırılmış veya temas etmiş olanlara,
     
  • Fare gibi diğer küçük kemiriciler tarafından ısırılan veya teması olanlara,
     
  • Soğuk kanlı hayvanlar tarafından ısırılanlar
     
  • Kuduz veya kuduz şüpheli hayvanı besleyen, kan, idrar, dışkısı ile teması olan etini ve sütünü pişirdikten sonra yiyenler
     
  • Kuduz olmayan insan ısırıkları.

İshal olunca ne yapmalıyız ?
İlk tedbir olarak kaybedilen su ve tuzu geri koymak için pratik olarak hazırlanabilecek şu solüsyon içilebilir.1 litre kaynatılmış,soğutulmuş suya bir çorba kaşığı şeker, bir tatlı kaşığı sofra tuzu, bir çay kaşığı karbonat konularak karıştırılır, içilebildiği kadar sık aralıklar ile içilir.Ancak 24 saatten fazla süren ishallerde en yakın sağlık merkezine başvurulmalıdır.

İshal diyeti nasıldır?
İshali olan kimselerin düzelene kadar posasız ve yağsız gıdalar alması gerekir.Yani sebze, meyve, kuru yemiş, çikolata, kızartma gibi gıdalar alınmamalıdır.Yağsız makarna,pirinç pilavı, haşlanmış et ve bol miktarda içecek alınmalıdır.


İshal nasıl önlenebilir ?
Kaynağı bilinmeyen suların tüketilmemesi ve kişisel temizliğe dikkat edilmesi; özellikle yemeklerden önce ve sonra ellerin yıkanması; kullanılan ve içilen suların klorlanması; şüpheli suların salgın durumlarında şüpheli olmasa bile kaynatılarak kullanılması gereklidir
KABIZLIK Beslenme yoluyla alınan gıdalar tüm sindirim kanalı boyunca öğütülerek yapıtaşlarına ayrılmakta, bunlar arasından vücudun ihtiyacı olan maddeler kana geçmekte ve lif adı verilen ve daha fazla parçalanamadığından kana geçemeyen, vücut için o anda gereksiz olan veya zararlı olabilecek maddeler sindirim kanalının kalın bağırsak kısmına aktarılmaktadır. Kalın bağırsağa ulaşan bu maddelerin içerdikleri sıvı bağırsağın bu bölümünde kısmen kana geçmekte ve kalın bağırsakta ilerleme devam ettikçe dışkı adı verilen artıklardan oluşan madde son şeklini almaktadır. Dışkı kalın bağırsağın en son kısmında depolanmakta ve belli bir süre sonunda oluşan “dışkılama refleksi” insanın dışkılama ihtiyacı hissederek bu artıkları dışkılama yoluyla vücuttan atmasını sağlamaktadır.

Dışkılama işlevinin başlamasında dışkının yapısal özellikleri çok önemlidir. Lif ve sıvı içeriği uygun olmayan bir beslenme tarzı veya kalın bağırsak hareketlerinin bozulmasına neden olabilecek herhangi bir etken dışkılama işlevini olumsuz etkilemekte ve kabızlık adı verilen sorunun ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Özellikle kadınlar kabızlık şikayetini daha sık yaşamakla beraber bu sorun çoğu insanın hayatının belli bir döneminde yaşadığı ve alınacak basit önlemlerle kendiliğinden düzelme ihtimali yüksek bir sorundur.

Kabızlığın Tanımı

Genel olarak söylemek gerekirse, bir insan dışkılama esnasında zorlanıyorsa, yani bu işlevi uzun bir sürede ve efor sarf ederek gerçekleştiriyorsa bir kabızlık durumunun varlığından söz edilebilir. Öte yandan bir insanın bağırsaklarının normal şartlarda haftada en az üç kez boşalması kalın bağırsakların işlevlerini sağlıklı bir biçimde sürdürmeye devam etmeleri açısından önemlidir. Daha az sayıda dışkılama kalın bağırsağın son kısmında atılmadan bekleyen dışkının bir süre sonra sıvı içeriğinin giderek azalmasıyla sertleşmesine neden olmakta ve bu şekilde oluşan kitle daha ciddi sorunlara yol açabilmektedir.

Dışkılama işlevleri incelendiğinde insanların yaklaşık %90′ının günde üç kez ile haftada üç kez arasında dışkılama işlevinde bulundukları görülmektedir.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı’na başvuran kadınların yaklaşık %10′u kabızlık sorunu yaşadıklarını belirtmektedirler. Yaş ilerledikçe bu sorunu yaşama olasılığı daha da artar.

Kabızlığın Nedenleri

Kabızlık çok çeşitli etkenlere bağlı olarak ortaya çıkabilen bir sorun olmakla beraber bu etkenlerin önemli bir kısmı selim tabiyatlıdır.

Bazı durumlarda kabızlık doğum kontrol hapı, demir ilacı, antidepresan (depresyon tedavisinde kullanılan ilaç), ağrı kesici, alüminyum ve kalsiyum içerikli antiasit (asit azaltıcı ilaç) mide ilaçları, uzun süreli laksatif (kabızlığı giderici) kullanımına bağlı meydana gelmektedir. Bu ilaçların doktor önerisiyle değiştirilmesi veya kesilmesi sorunu ortadan kaldırır.

Kabızlık sorunu yaşayan kadınların önemli bir kısmı liflerden zengin gıdalarla düzenli olarak beslendiklerinde, günlük sıvı alımlarını artırdıklarında ve günlük kısa mesafe yürüyüşleri şeklinde basit egzersizler uygulama alışkanlıkları edindiklerinde bu sorundan kurtulabilmektedir. Bazı durumlarda bu önlemlere ek olarak laksatif adı verilen dışkılamayı kolaylaştırıcı ilaçlara başvurulması gerekebilmektedir.

Bazı durumlar ise nedenin ortaya çıkarılması için ileri incelemelere başvurulmasını gerektirebilmektedir.

Aşağıdaki durumlar kabızlık sorunu yaşayan bir kadının İç Hastalıkları Uzmanına başvurmasını gerektirir:

  • Kabızlık sorununun basit önlemlere ve ilaç tedavisine cevap vermemesi
  • Dışkıda kan görülmesi
  • Dışkılamanın ileri derecede ağrılı olması
  • Kabızlık ve ishal ataklarının birbirini takip etmesi
  • Kabızlıkla beraber vücutta bir sorun olabileceğini düşündüren başka belirti ve bulguların olması

Bu tür durumlarda İç Hastalıkları Uzmanı yaptığı değerlendirme sonrası direkt tedaviye başlayabilir, bazı ileri incelemelerin yapılmasını isteyebilir veya bir Genel Cerrahi veya Gastroenteroloji Uzmanı muayenesi yapılmasını önerebilir.

Kabızlık Tedavisinde Kullanılan İlaçlar

Yukarıda belirtildiği gibi kabızlık çoğu durumda alınan basit önlemlerle giderilebilen bir sorundur. Bazı durumlarda ise laksatif adı verilen ağızdan alınan ilaçlar sorunun çözülmesinde oldukça faydalı olabilir.

Şu anda eczanelerde laksatif olarak kullanıma sunulmuş oldukça fazla sayıda ilaç vardır. Bu ilaçları temel olarak iki gruba ayırmak mümkündür: uyarıcı laksatifler ve mekanik laksatifler. Uyarıcı olanlar kalın bağırsağın hareketlerini uyararak kabızlığı gideren ilaçlardır. Bu ilaçlar kabızlık sorununu çözmede oldukça etkili olmalarına karşın belli bir süre sonunda bağırsağı bu maddelere karşı bağımlı hale getirerek “bağırsak tembelliğine” yol açabildiklerinden kısa süreli kullanılmaları gerekmektedir. Bu ilaçlar ayrıca bağırsak kramplarına ve fışkırır tarzda dışkılama gibi yan etkilere de neden olabilmektedirler.

Mekanik laksatifler ise kabızlık sorununu dışkının niteliklerini değiştirerek çözerler. Bu ilaçlar kalın bağırsağın doğal hareketlerini etkilemediklerinden yan etkileri daha azdır ve daha uzun süreli kullanılabilirler.

Diğer bir çözüm de lavman adı verilen uygulamalardır. Makattan kalın bağırsak içine verilerek uygulanan bu ilaçlar doktor önerisiyle belli aralıklarla uygulandıklarında özellikle uzun zamandan beri dışkılamanın gerçekleşemediği durumlarda oldukça etkili olabilirler.

Kabızlık Sorununu Daha Az Yaşamak İçin Neler Yapılabilir?

Dışkılama ihtiyacı uzun süreli ertelenmemelidir. Çoğu insan yemekten ve özellikle de kahvaltıdan yaklaşık 30 dakika sonra dışkılama ihtiyacı hisseder.

Düzenli egzersiz yapmak kalın bağırsak hareketlerinin düzenli olmasında son derece önemlidir.

Lifli gıdaların ve sıvı alımının artırılması dışkının yumuşak olması ve dışkılama refleksinin daha kolay uyanması açısından son derece önemlidir.

SİVİLCELER

Sivilce veya tıbbi adıyla akne, en sık görülen cilt rahatsızlıklarından biridir ve ergenlik çağında insanların hemen tümü hafif veya ağır şekliyle bu sorunu mutlaka yaşamıştır. Bu yazıda sivilcelerin genel özelliklerine değil, sivilcelerin hangi durumlarda jinekolojik bir hastalığa işaret edebileceği konusuna değinilecektir.

Sivilceler Nasıl Oluşur?

Sivilceler cildin yağ bezlerinin bir hastalığıdır. Yağ bezlerinin cilde açılan kanalları tıkandığında sivilce denilen oluşumlar ortaya çıkar. Sivilceler en sık yüzde, alında, sırtta, göğüste ve omuzlarda oluşurlar. Estetik görünümün geçici olarak bozulmasına neden olabilecekleri gibi, şiddetli olan lezyonlar nedbeleşerek iyileştiklerinde kalıcı izler de bırakabilirler.

Yağ bezleri normalde sebum adı verilen bir madde salgılarlar. Bu salgı bildiğimiz yağ özelliklerini taşır ve amacı cildi korumaktır. Yağ bezlerinin önemli kısmı vücutta kıl köklerinin (foliküllerin) iniçinde yer alırlar ve salgı bu kıl kökünün yüzeyine olur. Herhangi bir nedenle sebum (”yağ”), bu kıl kökünün bulunduğu bölgeden dışarı açılamadığında bu bölgede birikir ve sivilce ortaya çıkar.

Kıl kökü tıkandığında içeride biriken bu sebum ve kıl kökü yenilenmesiyle normalde dışarı atılması gereken ölü hücreler atılamadığından içeride birikirler ve bakteriler için çok uygun bir besiyeri oluştururlar. Başta Propionibacterium Acne adı verilen bakteri olmak üzere çeşitli bakteriler tıkanmış folikül içinde çoğalmaya başlarlar. Bakterilerin çoğalırken salgıladıkları maddeler bölgede ödem, kızarıklık ve ağrı gibi iltihabi belirtilere yol açarlar. Belli bir aşamadan sonra kıl kökü içindeki basınç çok artar ve sivilce içeriği patlayarak cilde boşalır.

Sivilce oluşumunu açıklamak için çok çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Bunlardan en çok kabul göreni kanda “erkeklik hormonlarının” artması ve bu artışa bağlı olarak kıl kökünün içinde bulunan sebum salgısının ileri derecede artmasıdır. Özellikle ergenlik çağının başlarından itibaren hem kız hem de erkek çocuklarda büyüme ve gelişmeyi sağlamak amacıyla testosteron hormonu ve diğer erkeklik hormonları artar ve bu artış duyarlı kişilerde sivilce oluşumuyla sonuçlanır.

Sivilce oluşumu kalıtımsal özelliklerden çok fazla etkilendiğinden özellikle anne ve babasında ergenlik çağında sivilce öyküsü olan kız ve erkekler bu problemle daha sık karşılaşırlar. Kalıtım muhtemelen sebum salgılayan hücrelerin erkeklik hormonlarına duyarlılığını etkilemektedir.

Ergenlik çağındaki kızlarda ve kadınlarda adet kanamasından 2-7 gün önce değişen hormonal ortam nedeniyle sivilcelerde artış gözlenir. Gebelik, doğum kontrol hapına başlama veya bırakma, ağır ruhsal veya fiziksel stres de hormon düzenini etkileyerek sivilcelerin artmasına veya daha önceden hiç sivilce sorunu yaşamayanlarda yeni sivilce oluşumuna neden olabilir.

Cildi “kirli” olanlarda ve bazı gıdaları alanlarda sivilcelerin daha çok görüldüğü doğru değildir.

Sıklıkla ergenlik döneminde ortaya çıkmaya başlayan sivilceler genellikle 30 yaşından sonra azalma eğilimi gösterse de, 40-50 yaşlarına kadar sivilce sorunu yaşayan insanlar da vardır.

Jinekolojik Açıdan Sivilceler

Sivilcelerin oluşumunda kanda erkeklik hormonu seviyesi artışının önemli nedenlerden biri olduğu belirtilmişti. Kadınlarda bu hormonun artmasına neden olan jinekolojik sorunlar sivilce oluşumuna neden olabilmektedirler. Jinekolojide bu durumun en sık yaşanmasına neden olan hastalık polikistik overdir. Kronik yumurtlama bozukluğuyla seyreden bu hastalıkta adet görememe, seyrek adet görme, şişmanlama, gebe kalamama, tüylenme gibi belirtiler olabilir.

Sivilcelerin tedavisi genellikle bir cildiye uzmanı tarafından yapılır. Ancak özellikle yukarıda sayılan belirtilerin varlığında cildiye uzmanı değerlendirmesine ek olarak bir Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı değerlendirmesi de gereklidir. Yukarıdaki belirtiler dışında, ergenlik döneminde hiç sivilce olmamış veya hafif olmuş olmasına rağmen ergenlik döneminden sonra sivilce problemiyle karşılaşan kadınların da bir Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı değerlendirmesinden geçmeleri önerilmektedir.

Cildiye uzmanı tarafından izotretinoin içerikli ilaç tedavisi verilen kadınların gebelikten korunmaları gerektiği unutulmamalıdır. Sivilce tedavisinde en güçlü ilaçlardan biri olan izotretinoin, bilinen en güçlü teratojen (bebekte doğumsal kusur yapan) ilaçlardan biri olduğundan bu ilaç gebe olan veya gebelik şüphesi olan kadınlarda kullanılmamalıdır

 

 

 

 

 

Adet Görememe Adet Görme MekanizmasıBir kadının düzenli aralıklarla adet kanaması görebilmesi için bazı şartlar yerine gelmelidir:

  • Öncelikle hipotalamus adı verilen beyin bölgesinden hipofiz bezine bir uyaran gitmeli ve burada FSH ve LH adı verilen iki hormonun uygun seviye ve oranlarda üretilmesi ve kana geçmesi gerekmektedir.
  • Bu iki hormon, olgunlaşmaya elverişli yumurta hücreleri içeren yumurtalık dokusunda folikül gelişimini uyarmalı ve yumurtlama gerçekleşmelidir.
  • Folikül adı verilen yapı içinde üretilen östrojen ve progesteron hormonları rahim iç tabakasında sağlıklı bir kalınlaşmaya neden olmuş olmalıdır.
  • Yumurtlama gerçekleştikten sonra gebelik oluşmamış olmalı ve yumurtlama oluştuktan sonra yaklaşık 14 gün ömrü olan Sarı Cisim (”Corpus Luteum̶ ;) bu süre sonunda progesteron hormonu salgısını durdurmalıdır.
  • Adet döngüsünün bitimine denk gelen bu dönemde progesteron hormonu salgısının aniden düşmesi neticesinde rahim iç tabakasında gerçekleşen “dökülme” ve bununla beraber oluşan kanama rahim iç tabakasından rahim ağzına, buradan vajinaya, vajinadan da dış ortama akacak yol bulabilmelidir.

Yukarıda maddeler halinde anlatılmış olan mekanizmalardan birinin veya birkaçının aksaması beklenen adet kanamasının gerçekleşememesiyle, yani adet kanamasının gecikmesiyle sonuçlanır.

Farklı Bir Açıdan Bakış

Yukarıda anlatılan mekanizmaları farklı bir biçimde ele almak mümkündür:

Kadında adet kanamalarının düzenli bir şekilde gerçekleşebilmesi için dört farklı bölümün kendi içlerinde ve birbirleriyle etkileşimde sağlıklı çalışmaları gerekir.

Bölüm 1
Rahim içinden vajinanın çıkışına kadar olan tümüyle açık bir akış yolu

Bölüm 2
Her ay düzenli olarak yumurta hücresi üreten ve bunu serbest bırakan yumurtalıklar

Bölüm 3
Sağlıklı işleyen bir hipofiz salgı bezi

Bölüm 4
Beynin üst merkezleriyle sağlıklı bir iletişim içinde olan hipotalamus bölgesi

İLK ADET KANAMASININ GÖRÜLEMEMİŞ OLMASI

Bir genç kızın ilk adet kanamasını gördüğü zaman öncesine kadar hipotalamus ve hipofiz hormon salgıları oldukça azdır ve bu nedenle yumurtalıkların yumurtlama işlevi başlamamıştır.

Hormon salgıları artmaya başladığında genç kızda öncelikle meme gelişimi ve kadın tipi kıllanma gibi kadınsı özellikler başlar, ancak hormon salgısı hala yumurtalıkları harekete geçirecek kadar fazla değildir.

Hormon salgısının giderek artmasıyla beraber rahim iç tabakası kalınlaşmaya başlar ve bir süre sonunda, ortalama 12.5 yaşında ilk adet kanaması ortaya çıkar. Bu kanama yumurtlama olmaksızın gerçekleştiğinden ilk kanama sonrasındaki kanamalar henüz düzenli değildir. Hormonal sistemlerin tam olarak olgunlaşmasıyla yumurtlama da devreye girer ve genç kız düzenli olarak adet kanaması görmeye başlar ve böylece üreme çağına girmiş olur.

Ergenlik Çağı

İlk adet kanamasının ortaya çıkma yaşı herkes için farklıdır ve genetik özelliklerden etkilenebilir.Meme gelişimi ve kıllanma gibi kadınsı özellikleri kazandıran gelişim basamaklarının ortaya çıkmış olması koşuluyla ilk adet kanamasının 16 yaşına kadar gecikmiş olması tıbben normal kabul edilir. Bu süre sonunda adet kanaması göremeyen genç kızların nedenin aydınlatılabilmesi için bazı değerlendirmelerden geçmeleri gereklidir.

İlk adet kanamasının görülememiş olmasının altında yatan muhtemel nedenler yukarıda anlatılan dört bölümden birindeki bir sorunla ilgili olabilir. Site daha çok üreme çağındaki kadına yönelik hazırlanmış olduğundan ve söz konusu sorun nispeten ender görüldüğünden “İlk adet kanamasının görülememiş olmasına” daha fazla yer verilmeyecektir.

Düzenli Adet Kanaması Gören Bir Kadında Beklenen Adet Kanamasının Olmaması

28 günde bir düzenli olarak adet kanaması görmeye alışmış olan bir kadın kanaması geciktiğinde hemen endişelenebilir. Konuda daha fazla ilerlemeden önce basit ve pratik bir bilgi verilmesi uygun görülmüştür:

Çok düzenli olarak adet kanaması gören bir kadın yılda bir veya iki kez gecikmeli adet görebilir. Bunun altında yatan en muhtemel neden iş değişikliği, aile içi stres, üzüntü, yaşam tarzı değişikliği, iklim değişikliği, yorgunluk gibi basit bir olaydır. Bu olay beynin bilinçli kısmını etkileyerek buradan hipotalamus adı verilen bölgenin işlevini bozmakta ve adet döngüsü burada “takılmaktadır”. Böyle bir durumda tıbbi bir değerlendirme yapılması gerekli değildir.

Öte yandan yine düzenli olarak adet kanaması gören bir kadında adet gecikmesinin en sık görülen nedeninin gebelik olduğu göz önünde bulundurulmalı ve bu konuda gerekli adımlar atılmalıdır.

Gebelik belirtileri

Adet Kanamaları Neden Gecikir?

Yukarıda adet kanaması gecikmesinin iki temel nedeni ele alındı. Gecikmenin uzun süreli olması durumunda (beklenen üç adet kanamasının olmaması) veya takip eden birkaç adet kanamasının gecikmeli olarak gerçekleşmesi durumunda muhtemel nedenin ortaya çıkarılması için mutlaka doktor değerlendirmesi yapılmalıdır.

Muhtemel nedenler yukarıda anlatılan dört bölümden herhangi birinin işlevlerinin bozulmuş olmasıyla ilgili olabilir.

Bölüm 1 (Rahim içinden vajinanın çıkışına kadar olan tümüyle açık bir akış yolu) Sorunları

Düzenli adet kanaması gören bir kadında rahim içine veya rahim ağzına yapılan bir müdahale sonrasında adet kanaması olmaması durumunda en muhtemel neden açık olan bu yolun zarar görmüş olmasıdır.

Kürtaj nedeniyle rahim iç tabakası zarar gördüğünde veya rahimağzı kanalı tıkandığında yapılan kürtaj sonrası beklenen adet kanaması gerçekleşmez.

Asherman sendromu

Ender görülen bir neden de rahimağzında yer alan kanser öncüsü lezyonların çıkarılması amacıyla uygulanan konizasyon esnasında rahimağzı kanalının tıkanmasıdır. Lezyonu ortadan çıkarmak amacıyla koni şeklindeki parçanın çıkartılması sonrasında beklenen adet kanaması gerçekleşmez.

Bölüm 2 (Her ay düzenli olarak yumurta hücresi üreten ve bunu serbest bırakan yumurtalıklar) Sorunları

Polikistik Over: Düzensiz yumurtlama ve bunun etrafında gerçekleşen çeşitli belirti ve bulgular topluluğundan oluşan bu durum gecikmeli adet görmenin en sık görülen nedenlerinden biridir.

Polikistik over

Menopoz ve Erken Menopoz: Yumurtalıklar ilk adet kanamasının görülmesinden yaklaşık iki yıl sonra her ay düzenli olarak yumurta hücresi üretimine devam ederler. Yumurtalıklarda üretilebilecek yumurta hücresi bittiğinde yumurtlama gerçekleşemeyeceğinden adet kanaması da olmaz. Yumurta hücrelerinin doğal olarak tükendiği ve adet kanamasının kesildiği andan itibaren menopoz çağı başlamıştır.

Türkiye’de 50′li yaşlara doğru ortaya çıkan menopoz daha erken yaşlarda (35 yaşından önce) ortaya çıktığında Erken Menopoz adını alır. Bu durumun getirmesi muhtemel riskleri nedeniyle mutlaka tanısının konması ve gerekli tedavinin yapılması son derece önemlidir.

Bölüm 3 (Sağlıklı işleyen bir hipofiz salgı bezi) Sorunları

Hipofiz bezinden düzenli hormon salgısını bozan bir etken adet döngüsünün bu aşamada “takılmasına” neden olur. Bu etkenler arasında en sık görüleni prolaktin hormonu yüksekliğidir.

Prolaktin hormonu yüksekliği

Bölüm 4 (Beynin üst merkezleriyle sağlıklı bir iletişim içinde olan hipotalamus bölgesi) Sorunları

Hipotalamusun hipofizi hormon salgısı yapması yönünde uyarmasını bozan bir etken adet kanamasının gecikmesine neden olabilir. Bu bölüme ait nedenler bu yazının ilk başında da anlatıldığı gibi çoğunlukla selim tabiyatlı nedenlerdir.

Tıbbi Değerlendirme

Gebelik, adet kanaması gecikmesinin en sık görülen nedeni olduğundan ve basit bazı incelemelerle ortaya konabildiğinden ve saptandığında başka ileri inceleme yapılmasına gerek kalmayacağından üreme çağında olan ve aktif cinsel yaşamı olan bir kadında adet kanaması geciktiğinde araştırılması gereken ilk durum gebeliktir.

Yapılan jinekolojik değerlendirmeyle gebelik olmadığının saptanması durumunda var olan ek belirtiler de dikkate alınarak bir ön tanıya varılır ve kesin tanıyı koymak için hormon incelemeleri veya diğer bazı ileri incelemeler yapılır.

Tedavi tanıya yöneliktir ve ilgili bölümlerde ele alınmıştır.

ADET KANAMASI SORUNLARI ve DÜZENSİZ KANAMALAR

Düzensiz Kanama Nedir?

Normal bir adet kanaması düzeni olan bir kadın ortalama 28 günde bir (bu süre bir adet kanamasının başladığı ilk günden, diğer adet kanamasının başladığı ilk güne kadar geçen süredir) kanama görür ve bu kanama 3-7 gün arasında devam eder. İlk günlerde nispeten daha fazla olan kanama yavaş yavaş azalarak en geç 7 günde tamamen biter. Tüm bu adet dönemi boyunca kadın ortalama olarak 40 mililitre kan kaybeder. Bazı kadınlarda ek olarak iki adet kanamasının ortasına denk gelen yumurtlama döneminde birkaç damla süren lekelenme tarzında kanama olabilir. Bu kadınlarda yumurtlama esnasında oluşan bu kanama her ay tekrar eder ve normaldışı bir durum olarak kabul edilmez.

Yukarıda anlatılan düzenden her sapma düzensiz kanama olarak tanımlanır. Her düzensizlik tipinin kendine özgü nedenleri ve tedavi şekilleri olduğundan tanı koyma aşamasında kadının doktoruna düzensizliği iyi tarif edebilmesi çok önemlidir.

Üreme çağında olan ve aktif cinsel yaşamı olan bir kadında düzensiz kanamanın en sık görülen nedenlerinden biri gebeliğe bağlı oluşan sorunlardır. Bu nedenle düzensiz kanaması olan bir kadında Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı’nın size soracağı ilk soru muhtemelen “gebelik söz konusu olabilir mi?” olacaktır. Etkili bir doğum kontrol yöntemi kullanıyor olsanız dahi bu yönde incelemeler çoğu durumda yapılır.

Adet kanaması düzensizliklerinde diğer önemli bir etken de tiroid bezi hormonlarının eksik veya fazla olmasıdır. Bu hormonların azlığı veya fazlalığı durumunda adet kanaması düzeni sıklıkla bozulur.

Düzensiz kanamalar aşağıdaki özelliklerden birini veya ikisini gösterirler ve bu özelliklere göre tanımlanırlar (Hızlı bilgi almak için size uyan sorunun ilgili linkine tıklayın):

Adet Görememe (”amenore̶ ;)
Adet kanamasının üst üste üç kez gecikmesi veya en az 6 ay boyunca adet kanamasının olmaması
veya hiç gerçekleşmemiş olması durumudur.
>>Bu konuda ayrıntılı bilgi almak için tıklayın

Seyrek (Gecikmeli) Adet Görme (”oligomenore̶ ;)
Yıllık görülen adet kanaması sayısının azalmış olması (adet döngülerinin 35 günden daha uzun sürmesi) durumudur.
>>Bu konuda ayrıntılı bilgi almak için tıklayın

Sık Adet Görme (”polimenore̶ ;)
Yıllık görülen adet kanaması sayısının artmış olması (adet döngülerinin 21 günden daha kısa sürmesi) durumudur.
>>Bu konuda ayrıntılı bilgi almak için tıklayın

Aşırı Kanamalı veya Uzun Süreli Adet Görme (”hipermenore” veya “menoraji̶ ;)
Bir döngüde görülen kanama miktarının veya gününün artması durumudur.
>>Bu konuda ayrıntılı bilgi almak için tıklayın

Az Kanamalı veya Kısa Süreli Adet Görme (”hipomenore̶ ;)
Bir döngüde görülen kanama miktarının veya gününün azalması durumudur.
>>Bu konuda ayrıntılı bilgi almak için tıklayın

Ara Kanaması (”metroraji̶ ;)
Olağan kanama günleri dışında kanama görülmesi durumudur.
>>Bu konuda ayrıntılı bilgi almak için tıklayın

İlişki Sonrası Kanama
İlişkiden hemen sonra veya ertesi günü beklenmedik bir şekilde kanama görülmesi durumudur.
>>Bu konuda ayrıntılı bilgi almak için tıklayın

Çocukluk Çağında Kanama
Henüz ergenlik dönemine ulaşmamış bir kız çocuğunda vajinal kanama olması beklenmez ve mutlaka nedeninin aydınlatılması gerekir.

>>Bu konuda ayrıntılı bilgi almak için tıklayın

Ergenlik Çağına Özgü Sorunlar
Ergenlik çağı adet kanamasının başladığı ancak henüz nispeten düzensiz olduğu bir dönemdir. Bu dönemde kendine özgü bazı sorunlar ortaya çıkabilir.
>>Bu konuda ayrıntılı bilgi almak için tıklayın

Menopoza Geçiş Döneminde Görülen Sorunlar
Menopoz dönemine geçiş, kadınların bir kısmında adet kanamalarının birden kesilmesi şeklinde olabileceği gibi, bir kısmında çeşitli düzensiz kanamaların olduğu bir geçiş dönemini takip edebilir.
>>Bu konuda ayrıntılı bilgi almak için tıklayın

Menopozda kanama
>>Bu konuda ayrıntılı bilgi almak için tıklayın

>>Üreme Çağı Kanama Düzensizliklerinde Tanı ve Tedavi İşlemleri


Kadınlar neden adet kanaması görürler?
>>Adet görme mekanizması

İki adet kanamasının ilk günleri arasında kalan ve döngünün amacı rahimi gebeliğe hazırlamaktır. Bu döngünün düzenli olarak işlemesine hem fizyolojik hem de ruhsal süreçler katkıda bulunur: Her adet kanamasının ilk gününde beyinde bulunan hipofiz adlı salgı bezinden salgılanan bir hormonun etkisiyle yumurtalıklardan birinin içinde bir yumurta hücresi olgunlaşmaya ve östrojen hormonu üretmeye başlar. Bu hormon rahim iç tabakasının kalınlaşmasından ve gebelik için ön hazırlıkların tamamlanmasından sorumludur. 14 gün süren bu kalınlaşma döneminde yumurta hücresi etrafında sıvı birikimi olur ve yumurtalık yüzeyinde yaklaşık 18-20 mm. çapında içi sıvı dolu olan ve folikül adı verilen sıvı kesesi ortaya çıkar. Bu olaylar esnasında hipofizden salgılanan diğer bir hormonun kanda seviyesi belli bir aşamaya yükseldiğinde bu gelişen folikül çatlar ve içindeki olgunlaşmış yumurta hücresi serbest kalır. Bu hücre Fallop tüpü içine girerek burada ilerlemeye başlar. Fallop tüpü içinde yumurta hücresi bir sperm hücresiyle karşılaşır ve döllenme gerçekleşirse gebelik başlar.

Yumurtlama gerçekleştikten hemen sonra kanda östrojen hormonuna ek olarak progesteron hormonu da yükselmeye başlar. Bu hormon rahim iç tabakasını döllenen yumurtanın yerleşmesi ve gebeliğin devam etmesi için uygun hale getirir ve bir anlamda östrojen hormonunun burada yaptığı ön hazırlıkları tamamlar. Gebelik oluşmazsa kanda hormon seviyelerinin düşmesiyle belli bir süre sonra rahim iç tabakası dökülmeye başlar. Bu dökülme kanamayla birlikte olur. Adet kanaması adı verilen bu kanamayla birlikte rahim iç tabakası yeni adet döngüsündeki muhtemel bir gebelik için tekrar hazırlanmaya başlar ve yukarıdaki olaylar yeniden başlar.


Adet kanamasının zamansal olarak düzenli olmasını sağlayan en önemli mekanizma yumurtlama ve buna bağlı olarak salgılanan progesteron hormonudur. Yumurtlama herhangi bir nedenle gerçekleşemezse rahim iç tabakası östrojen hormonu etkisi altında kalınlaşmaya devam eder ve beklenmedik zamanda, sıklıkla gecikmeli olarak ve yine sıklıkla normalden fazla kanama olur. Tüm hormonal mekanizma beyin üst merkezlerinin denetimindedir ve psikolojik etkenler hormonal salgılamayı etkileyerek adet kanaması düzeninde değişikliklere neden olabilirler.“Acaba hamilemiyim??” ; “Acaba eşim (arkadaşım) hamile mi?”

Bu soruyu kendinize ne zaman sorarsanız sorun aklınızda bulunsun: cevap almak kolay, ancak bu cevabı almak için harekete geçilmeli.

Eğer çocuk istiyorsanız, doktorunuza başvurmalı ve sağlıklı bir gebeliğin teşhisi sonrası onun önerilerine göre yaşam stilinizi tekrar gözden geçirmelisiniz.

Plansız bir gebelik ihtimali varsa cevabın erken alınması daha da önemli…

Her zamanki gibi yine hatırlatmak gerek. Eğer gebelik düşünmüyorsanız mutlaka doktor önerisiyle bir aile planlaması yöntemi uygulamalısınız.

Sorunun cevabını nasıl alacaksınız?

Bazı belirti ve bulgular size bu sorunun cevabının “evet” olma ihtimalinin yüksek olduğunu gösterir. Bunlar:

  • Beklenen adetin başlamaması

  • Görülen adetin niteliklerinin normalden farklı olması (miktarın, adet görme zamanının, beraberinde oluşan belirtilerin, öncesinde oluşan belirtilerin farklı olması)

  • Memelerde dolgunluk, hassasiyet, memeucunda koyulaşma, memebaşında karıncalanma hissi

  • Karnın alt kısmında dolgunluk, şişkinlik ve bazen hassasiyet

  • Bulantı ve bazen kusma

  • Yorgunluk, uykuya eğilim, başdönmesi

  • Sık idrara çıkma

  • Vajina salgılarının artması

Bu belirtiler muhtemel bir gebeliğin habercisidir. Kesin bir gebelik varlığını göstermezler, zira başka durumlara bağlı da ortaya çıkabilirler. Kesin tanı için gebelik testi yapılmalı ve ultrasonda gebelik gözlenmelidir.

Kesin cevabı nasıl alacaksınız?

GEBELİK TESTLERİ

Gebelik uterusta (dış gebelik durumunda tüplerde ya da karın boşluğu gibi bir yerde) yerleştiği andan itibaren trofoblast hücreleri tarafından HCG (Human chorionic gonadotropin) adı verilen bir hormon salgılanmaya başlanır. Normalde kanda ve idrarda eser miktarda bulunan bu hormonun arttığının çeşitli testlerle gösterilmesi (HCG salgılayan tümörlerin olduğu çok ender durumlar hariç) vücutta bir gebelik olduğunun kesin kanıtıdır.

Kandaki ve idrardaki HCG seviyesinin bu hormona yapısal olarak çok benzeyen luteinizan hormon (LH) adlı yumurtlamadan sorumlu hormon ile karışmasını önlemek için HCG hormonunun beta fraksiyonu yani ß-HCG ölçümü yapılır.

İdrar testleri:

Kanda ß-HCG belli bir eşik seviyesine ulaştığında idrara çıkmaya başlar ve gebeliğin ilerlemesiyle idrardaki seviye artar. İdrarla yapılan gebelik testlerinin esası bu ß-HCG’nin varlığının ya da yokluğunun saptanmasına dayanır. Çeşitli testlerin hassasiyeti arasındaki farklılıklar idrardaki seviyeyi tanıyıp tanıyamamalarına bağlıdır.

Eczanelerde ya da evlerde hazır test kitleri yardımıyla uygulanan idrarda gebelik testlerinin güvenilirliği üretici firma tarafından her ne kadar %99 olarak belirtilse de yapılan çalışmalar özellikle adet gecikmesinin 10 günden daha az olduğu durumlarda hata oranının %50′lerde olabileceğini göstermektedir (”Hata” genellikle testin hassasiyetinin düşük olması nedeniyle varolan bir gebeliği saptayamaması şeklinde olmaktadır. Ancak tam tersi de mümkündür).

Laboratuarda uygulanan idrarda gebelik testleri ise adet gecikmesinin beşinci gününden itibaren güvenilir sonuç verebilmektedir. Bu testler daha düşük hormon seviyelerini tanıyabilen ve bu yüzden de hazır test kitlerine göre daha hassas olan testlerdir.

Kan testi (beta HCG):

İdrar testleri ß-HCG’nin varlığını ya da yokluğunu saptayabilirken kan testleri ß-HCG’nin kandaki seviyesini saptarlar. Böylece hormon salgısının başladığı en erken dönemlerde, henüz adet gecikmesi bile olmadan kanda ß-HCG seviyesi saptanarak gebeliğin tanısı konabilir, ya da gebelik oluşmadığı yönünde kesin karar verilebilir.

ULTRASONLA GEBELİK TANISI

Adet gecikmesi bir haftayı geçtiğinde gebelik testi yapılmaksızın vajinal ultrasonla gebelik tanısı konabilir. Abdominal (karından bakılan) ultrasonla ise adet gecikmesi en az 10 gün olmalıdır.

 

KÜRTAJ (İSTENMEYEN GEBELİK)

Kürtaj veya küretaj (rahim tahliyesi) rahim içindeki bir gebeliğin özel yöntemlerle sonlandırılmasıdır. Kürtaj Kadının arzusuyla 10. gebelik haftasına kadar yasal olarak uygulanabilir.

 

Evli kadınlarda kürtaj uygulamasında eşler de müdahaleye rıza vermelidirler.

Evli olmayan ve 18 yaşın üzerinde olan kadınlar kürtaj konusunda kendi isteklerine göre hareket ederler.


  • “Yasal Tahliye” adından da anlaşılacağı gibi ülkemizde reşit kadınlarımıza tanınmış tümüyle yasal ve çağdaş bir haktır.

  • Kürtaj yalnızca ve ancak Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanınca uygulanır. Yapılan kürtaj işlemi gizli kalır.

  • Not: ülkemizde düşük ilacı (RU-486) kullanılmamaktadır. Dünyanın çoğu ülkesinde (gelişmiş olan ülkeler dahil) ve bizde kürtaj işlemi , aşağıda anlatılan vakum tekniği ile uygulanır.

  • Dikkat: gebelik testiniz ister pozitif ister negatif olsun, asla “söktürücü iğne” gibi yöntemlere kendi kendinize başvurmayın. Bu ilaçların gebelik durumlarında işe yaramaları tıbben mümkün değildir.

  • “İlk hamilelikte uygulanan kürtaj sonrasında bir daha hamile kalınmaz!!” — bu yalnızca bir hurafedir. Dikkatli ve vakumla uygulanan bir kürtaj kadının genital sistemine zarar vermez.

Gebeliğin tıbben sakıncalı olması durumunda (anneyle ilgili gebeliğin riskli olduğu hastalıklar, bebeğin ileri derecede sakat olduğunun ya da öldüğünün belirlenmesi gibi) kürtaj uygulaması için yasal süre 10 haftayı aşabilir. Bu durumda birden fazla uzman doktorun kurul oluşturarak karar vermeleri gerekir.

Kürtaj Uygulaması

Yasal tahliyeler hem lokal anestezi, hem de genel anestezi altında uygulanabilir. Genel anestezi altında kürtaj her ne kadar maliyeti biraz artırsa da, işlemin tümüyle ağrısız seyretmesi açısından çağdaş ve etkili bir yöntemdir.

Kürtaj uygulama tekniği doktordan doktora belirgin farklılıklar gösterir. Aşağıda yazıyı hazırlayan doktorun (Op. Dr. Kağan Kocatepe) VAKUM UYGULAMA TEKNİĞİ anlatılmaktadır:

Kürtaj Tekniği

Gebelik haftası ultrasonla belirlendikten sonra dikkatli bir jinekolojik muayene yapılır. Vajina ve rahimağzı bakterilerden arındırılmak amacıyla dezenfekte edildikten sonra, rahimağzını sabitlemek için plastik bir alet vajinadan yerleştirilir ve lokal anestezik madde uygun olarak rahimağzı içine enjekte edilir, veya genel anestezi için anestezi uzmanı tarafından gerekli işlemler başlatılır.

Daha sonra çok ince plastik kanüller rahimağzından rahim içine ittirilir. Bazen rahimağzı sert olabilir ya da gebelik 6. haftanın üzerinde olması nedeniyle daha geniş çaplı plastik kanüller kullanılması gerekebilir. Bu durumda rahimağzını genişletmek için özel “buji” adı verilen aletler kullanılır. Kanül yerleştirildikten sonra kanüle bir enjektör iliştirilir. Enjektörde oluşan vakum yardımıyla rahimin içi vakumla boşaltılır.

10. haftaya yakın olan gebeliklerde bazen rahim içine metal aletler sokularak rahimin tümüyle boşaltıldığından emin olmak gerekebilir, ancak bu çok ender bir durumdur.

Rahimin içi tümüyle boşaltıldıktan sonra kanül çıkarılır, diğer tüm aletler çıkarılır ve hastanın 10 dakika istirahati sağlanır.

Tüm bu kürtaj işlemleri 6. gebelik haftasına kadar olan gebeliklerde 5 dakika, 6 ile 10 arası olan gebeliklerde 5-15 dakika sürer. Bu süre Kadın-Doğum uzmanının çalışma süresidir. Genel anestezi uygulandığında hastanın uyuması, işlemin yapılması ve hastanın kendine gelmesine 20-40 dakika eklenmelidir.

Muayene veya kürtaj operasyonu randevusu almak için burayı tıklayın…


Kürtaj ile ilgili en sık sorulan sorular


Riskler

Yasal sınırlar içinde (10. gebelik haftasına kadar uygulanan kürtaj) oluşması muhtemel riskler büyük oranda işlemi uygulayan Kadın-Doğum uzmanının tecrübesine bağlıdır.

-Lokal anesteziyle yapılan kürtaj uygulamalarında işlem esnasında en sık rastlanan sorunlar lokal anestezik maddeye aşırı duyarlılık ve vazovagal senkoptur (uterusun sabitlenmesi amacıyla takılan alet nedeniyle bayılma oluşması). Bu, geçici ve selim bir durumdur. Yaklaşık %1 oranında görülür.

-İşlemden hemen sonra en sık görülen sorun bulantı ve kusmadır. Bazen bayılma hissi oluşabilir. Bu durum da yaklaşık %1 oranında gözlenir ve hayati tehlike yaratmayan geçici bir durumdur.

-Bazen rahim ağzı kanülün geçmesine izin vermeyecek şekilde sert olabilir ve işlem yarıda bırakılabilir (görülme oranı: yaklaşık 700′de 1). Tahliye bir hafta sonrasına ertelenir.

-Gebelik çok erken ise (<5.5 hafta) tahliye başarısız olabilir. Tahliye bir hafta sonrasına ertelenir. Tecrübeli bir Kadın-Doğum uzmanı erken bir gebeliği tahliye etme girişiminde bulunmak yerine belli bir süre bekledikten sonra tahliye etmeyi önerir.

-Özellikle gebelik büyükse kürtaj işlemi esnasında aşırı kanama olabilir. Yasal sınırlar içinde yapılan kürtaj uygulamalarında oluşan kanamalar hayati tehlike yaratmaz.

-Çok ender durumlarda ve çoğunlukla yasal sınırı aşan (10. gebelik haftası sonrası uygulanan) kürtaj uygulamalarında işlem esnasında rahim delinebilir .

-Özellikle çok erken gebelik haftalarında uygulanan kürtaj esnasında işlemden birkaç saat sonra görülen nadir bir sorun da rahim içinde kan birikmesidir (görülme oranı 500′de 1). Hayati bir tehlike yaratmayan bir durumdur ve rahimin içindeki kan boşaltılarak tedavisi sağlanır.

-Enfeksiyon oluşacaksa bu genellikle işlemden 6-7 gün sonra ortaya çıkar ve kendini ağrı, akıntı, aşırı kanama şeklinde belli eder. Kürtaj sonrası verilen antibiyotikleri düzenli olarak kullanmanız durumunda bu sorun da ender olarak gözlenir.

-İçeride “parça kalması” durumunda genellikle ilk iki haftada adet esnasındaki kanamadan çok daha fazla kanama görülür ve bu kanama pıhtı şeklinde ve koyu renklidir. Kanamanın ağrılı olması kural değildir. Bazen parça düştüğü gözlenebilir.

-Kürtaj uygulaması sonrası geç dönemde görülen en önemli, ancak ender bir sorun işlem esnasında rahim iç tabakasının aşırı hasar görmesi sonucunda oluşan yapışıklıklardır (Asherman sendromu). Kendini kürtajdan 4-5 hafta geçmesine rağmen adet kanamasının olmaması ve ilaç tedavisiyle de kanama oluşturulamaması şeklinde gösterir. Usulüne uygun yasal sınırlar içinde yapılan tahliyelerde ve özellikle de vakumla uygulanan işlemlerde ender olarak gözlenir.

Uyarılar ve tehlike işaretleri

Kürtaj işleminden belli bir süre sonra (genellikle bir hafta sonra) kontrole çağırılacaksınız. Bu kontrol gebeliğin tümüyle sonlandırıldığından, enfeksiyon oluşmadığından, işlem esnasında spiral takılmışsa spiralin uygun konumda olduğunun belirlenmesi açısından çok önemlidir. Bu kontrol ihmal edilmemelidir. Eğer kanama, parça düşürme, aşırı ağrı, ateş gibi durumlar ortaya çıkarsa kontrol günü beklenmemeli ve hemen doktorla irtibata geçilmelidir.


Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar (CYBH)Bu başlık altında toplanan hastalıklar iki insan arasında oluşan cinsel nitelikli yakın temasla bulaşan mikrobik (bakteri, virüs, parazitlere bağlı) hastalıklardır. Önceleri zührevi hastalıklar olarak anılan bu hastalıkların bir kısmı yanlızca genital bölgede belirtilere neden olurken (kadında vajinal akıntı, erkekte üretradan akıntı, heriki cinste genital bölgede ülser gibi), diğer bir kısmı tüm vücudu etkileyen genel belirtilere neden olurlar (frengi, hepatit B ve AIDS gibi).Bu hastalıkların bir kısmı için en önemli bulaşma yolu iki insanın cinsel nitelikli yakın teması iken (genital siğil, herpes simpleks, vajinit gibi), diğer bir kısım hastalıklar cinsel yolla bulaşmaya ek olarak kan yoluyla (AIDS ve hepatit B’nin virüsü taşıyan kanın nakledilmesiyle bulaşması gibi, anneden bebeğine henüz doğmadan frengi bulaşması gibi) ve cinsel ilişki dışındaki yakın temasla da bulaşabilmektedir (anneden bebeğine doğum esnasında ya da doğum sonrasında emzirme ve bakım esnasında bulaşan genital siğil, herpes simpleks ve hepatit B gibi, aile içinde günlük yaşam koşullarının paylaşılması sonucu bulaşan hepatit B gibi).

Bu gruptaki hastalıkların bulaşması için heteroseksüel ilişki (kadın-erkek cinsel ilişkisi) koşul olmadığı gibi, bulaşma için gerçek cinsel ilişki olmaksızın enfeksiyonu taşıyan birinin genital bölgesiyle yakın temas bile hastalığı almak için yeterli olabilmektedir (genital siğil gibi). Cinsel yolla bulaşan hastalıklar tüm diğer bulaşıcı hastalıklar gibi bildirimi zorunlu hastalıklar grubunda yeralırlar.

Aşağıda anlatılacak hastalıkların çoğu için cinsel ilişki dışında da çeşitli bulaşma yolları mevcuttur. Bu yüzden bu hastalıklardan birine yakalanan kişinin partnerini, ya da partnerin hastalığa yakalanan kişiyi sadakatsizlikle itham etmesi haksızlık olabilir. Dahası CYBH’larda görülen belirtiler başka hastalıklarda da görülebilir ve yanlızca belirtilere dayanarak, tanı konmadan karşı tarafı suçlamak anlamsızdır.

Cinsel yolla bulaşan bir hastalığı olan kişinin hastalığın varolduğu zaman dilimi içinde ilişkide bulunduğu kişilere durumu bildirmesi ve bu kişilerin de kontrolden geçmeleri için uyarıda bulunması; tedavi bitene kadar, doktorun belirlediği süre içerisinde hiçbir cinsel aktivitede bulunmaması ya da doktorun izniyle prezervatif koruyuculuğu altında ilişkide bulunması partner(ler)ine ve topluma karşı en önemli sorumluluğudur.

CYBH başlığı altında toplanan hastalıklar

Gonore ve klamidyalara bağlı jinekolojik enfeksiyonlar: Gonore ve klamidya adı verilen iki ayrı bakteri türü, taşıyıcı erkekten kadına cinsel temasla bulaşarak kadının genital organlarında yaygın bir enfeksiyona yolaçabilmektedir. Pelvik enfeksiyon (Pelvic Inflammatory Disease-PID) adı verilen bu durum fallop tüplerinde tıkanmaya ve pelvis organlarında yapışıklıklara yolaçabilmekte, dahası yaygınlaştığında hayatı tehdid eden bir hastalık tablosu oluşturabilmektedir.

Erkeklerde “belsoğukluğu” adı verilen hastalıktan sorumlu gonore ve yine erkeklerde üretra (idrar boşaltım kanalının son kısmı) enfeksiyonlarına neden olan klamidya sıklıkla belirti vermeden bulunmakta, bazı durumlarda sperm ileten kanallarda daralmalara yolaçarak kısırlık nedeni olabilmektedir. Kadınlarda da tüplerin tıkanması ve genital organlarda oluşan tıkanıklıklar kısırlığa ve dış gebelik riskinin artmasına neden olmaktadır. Kadınlarda tüplerin tıkalı olması en önemli kısırlık nedenlerinden biridir ve en önemli nedeni cinsel yolla bulaşan bakterilere bağlı olarak gelişmiş pelvik enfeksiyonlardır. Kadında pelvik enfeksiyonlar belirtisiz seyredebileceği gibi sıklıkla akıntı ve kasıkağrısı şeklinde belirti verirler. Kadınların bu belirtiler konusunda duyarlı olmaları ve erken tedavi şanslarını yitirmemek için doktora başvurmaları önemlidir. Bu muayene kasıkağrısı ve akıntının pelvik enfeksiyona bağlı olup olmadığının saptanmasında ve erken tedavisinde önemlidir.

Genital ülser hastalıkları: Bu grupta yeralan hastalıklar cinsel yolla bulaşan ve erkek ve kadında genital bölgede ülser (yara şeklindeki lezyon) oluşumuyla belirti veren hastalıklardır. Bu grupta en sık Herpes Simpleks enfeksiyonu (genital “uçuk” hastalığı) ve sifiliz (frengi) görülür. Diğer genital ülser hastalıkları nispeten daha ender görülür (şankroid, lenfogranuloma venereum ve granuloma inguinale). Genital bölgede ülser behçet hastalığı, kanser, ilaç allerjisi gibi nedenlere bağlı olarak da görülebilir.

Herpes simpleks enfeksiyonu (genital bölgede “uçuk” hastalığı): Dudaklarda ve dudak çevresinde görülen uçuğa benzer lezyonların çok sayıda ve gruplaşmalar şeklinde ve çok daha şiddetli belirtilerle genital bölgede ortaya çıkmasıdır. Dudak uçuğuna yolaçan Tip 1 Herpes Simpleks virüsü (HSV 1) tarafından oluşturulabileceği gibi daha sık olarak cinsel temasla geçen HSV 2 tarafından oluşturulur.
Virüs bir kez vücuda yerleştiğinde belli dönemlerde tekrarlayıcı enfeksiyonlara yolaçar. İlk enfeksiyon oldukça ağrılı ve kaşıntılıyken, ikinci ve sonraki enfeksiyonlarda daha hafif belirtiler gözlenir.
Bu enfeksiyonun kadın açısından en önemli özelliği gebelik döneminin sonlarında ortaya çıktığında doğum kanalından bebeğe bulaşarak bebeğin hayatını tehdideden enfeksiyonlara yolaçma riski olması ve bu nedenle sezeryan ile doğum gerektirebilmesidir.

Sifiliz (frengi): Sifiliz etkeni olan bakteri (Treponema Pallidum) vücuda ilk girdiğinde kendini şankr adı verilen düzgün kenarlı ağrısız bir genital ülser şeklinde gösterir. Bu dönem hastalığın tedavisi için en uygun dönemdir. Tedavi edilmezse bu ülser 6-8 haftada kendiliğinden kaybolur ancak hastalık ilerlemeye devam eder ve belli bir süre sonra kendini çeşitli cilt döküntüleri, iç organ bozukluklarıyla gösterebilir. Bu dönemde de tedavi edilmezse bu belirtiler 4-12 hafta gibi bir zamanda kaybolur ve hastalık “iyileşmiş” izlenimi verir. Ancak belirtisiz geçen yaklaşık bir on yılın ardından hastalık kendini ciddi kalp-damar hastalıkları, nörolojik hasarlar ve diğer iç organ tutulmalarıyla gösterir.
Hastalığın her dönemde tedavisi mümkün olmakla beraber, ne kadar erken tedavi edilirse sekel ve organlarda kalıcı bozukluk bırakma riski o kadar düşer.

Kadınlar açısından sifilizin diğer önemli bir yönü erken gebelik döneminde hastalığa yakalanıldığında enfeksiyonun plasenta yoluyla bebeğe bulaşma ve doğacak olan bebekte çok ciddi anomalilere yolaçabilme riskidir.

Genital kondilomlar (genital siğiller): Human papilloma virus (HPV) adı verilen virüsün cinsel temasla genital bölgeye yerleşmesi sonucu oluşan değişik sayı ve büyüklükte kitlelerdir. Virüs vücuda yerleştiğinde zaman zaman tekrarlayıcı enfeksiyonlara ve yeni kitlelerin oluşmasına neden olur. Kadında erkeğe göre daha sık belirti verir. Kitleler mikroskopla tanınabilecek kadar ufak olabilecekleri gibi, çok sayıda kitlenin yanyana gelmesiyle adeta karnıbaharı andıran bir şekil alabilirler. HPV olağanüstü bulaşıcı bir virüstür ve gerçek cinsel birleşme olmaksızın yanlızca genital bölgelerin yakın teması ve hatta umumi tuvaletlerden bile bulaşabilir.

Kondilomların tedavisinde kitlelerin cerrahi yöntemle çıkarılması, koter yardımıyla yakılması ya da kriyoterapiyle dondurulması, ya da krem şeklindeki çeşitli ilaçlarla “eritilmesi” yöntemlerinden biri ya da birkaçı beraberce uygulanabilir. Burada amaç görünen lezyonların tümüyle ortadan kaldırılarak kitlelerin tekrar oluşma riskinin ve bulaştırıcılığın azaltılmasıdır. Ancak ne kadar iyi uygulanırsa uygulansın hiç bir tedavi yöntemi virüsü vücuttan tam olarak uzaklaştırmada etkili değildir.

Kondilomlara bağlı ortaya çıkan estetik problemler dışında HPV’nin en önemli özelliği virüsün bazı alttiplerinin kanserojen (kanser yapıcı) özelllikler taşımasıdır. HPV’nin çok sayıda alttipi arasından kondilom yapan Tip 6 ve Tip 11 dışında çoğu alttipin kanserojen özelliği vardır. Kanserojen özelliği olan alttipler genellikle kondilom yapmadan sessiz bir şekilde vücuda girerler ve hücrelerde kanserojen etkilerini başlatırlar. Bu virüsleri taşıyan erkeklerde penis kanseri oluşma riski, kadınlarda da serviks (rahimağzı) kanseri oluşma riski artmıştır.


En sık enfeksiyon yapan alttipler kanserojen etkileri olmayan ve daha çok kitle oluşumu şeklinde belirti veren 6 ve 11 tipleri olmasına karşın HPV tanısı konmuş bir bireyde diğer alttiplerin de sessiz bir şekilde bulunma riski yüksektir. Bu yüzden bu enfeksiyonu taşıyan erkeklerin üroloji uzmanlarının tavsiyesine göre hareket etmelerini, kadınların ise yıllık pap-smear incelemesine ek olarak serviksin mikroskop altında incelenmesine olanak veren kolposkopik incelemeden de geçmelerini uygun buluyoruz.
AIDS: Acquired Immune Deficiency Syndrome kelimelerinin başharflerinden oluşturulmuş bir kelimedir. “Edinilmiş İmmun yetmezlik sendromu” adı verilen bu hastalık HIV (Human Immune Deficiency Virus) adı verilen virüsün cinsel ilişki, virüsü taşıyan kanın nakledilmesi, virüsü taşıyan bir hastanın vücut salgılarıyla temas ile (cinsel ilişki olmadan intim (cinsel içerikli) öpüşme, hastane personelinin yeterli önlem almaksızın virüsü taşıyan kişiye tıbbi bakım hizmeti vermesi gibi) vücuda giren virüsün temel hedefi bağışıklık sistemidir. Bu sistemi zayıflatarak veya etkisiz hale getirerek çeşitli fırsatçı enfeksiyonların ve belli kanser türlerinin ortaya çıkmasına neden olur. İlk temastan kanda virüsün saptanmasına kadar geçen süre 6 ay kadar uzun, ilk belirtilerin ortaya çıkmasına kadar geçen süre ise 10 yıl kadar uzun olabilir.Günümüzde AIDS hastalarının tam olarak şifaya kavuşmaları mümkün olmamakla beraber virüsün yayılmasını kısmen durduran, fırsatçı enfeksiyonların tedavisinde başarıyla uygulanan çok sayıda ilaç yardımıyla AIDS hastalarının yaşam süreleri artmaktadır. AIDS aşısı çalışmaları da hızla devam etmektedir.

Hepatit B (”B tipi sarılık”): Bu hastalık da cinsel yolla ve aileiçi yakın temasla bulaşabilen bir virüs hastalığıdır. Bir aile bireyinde enfeksiyon ya da taşıyıcılık saptandığında, başta eş olmak üzere diğer aile bireyleri de risk altındadır ve gerekli tetkikler yapıldıktan sonra aşılanmalıdır. Günümüzde bebeklere ve diğer duyarlı bireylere rutin olarak Hepatit B aşısı uygulanmaktadır. Çok yakın bir gelecekte bu uygulamalarla dünya üzerinden Hepatit B hastalığının aynen çiçek hastalığı gibi tümüyle kalkacağını varsayabiliriz.

Vajinitler: Kadında oluşan vajinit kendini kötü kokulu, kirli renkte, köpüklü, bazen peynir kesiği şeklinde olabilen akıntıyla birlikte, kaşıntı, idrar yaparken yanma, ilişkiden sonra kanama şeklinde belli eder. Vajinitlerin tek oluşma yolu cinsel ilişkiyle bulaşma değildir. Mantarlara bağlı vajinitler gebelik, doğum kontrol hapı kullanımı, kontrolsüz kalmış şeker hastalığı gibi etkenlere bağlı olarak oluşabilirler. Trikomonaslara bağlı vajinitler de yine hijyenik olmayan koşullardan (umumi tuvaletler, havuzlar, ortak iç çamaşırı kullanımı) bulaşabilir.

Uretrit: Uretra, yani idrar boşaltım sisteminin mesaneden sonraki kısmı, CYBH’nin erkeklerde en sık belirti verdiği organdır. Uretrit adı verilen bu tabloda idrar yapma dışındaki zamanlarda akıntı olur. Bu akıntının da en sık nedeni gonore adı verilen bakteriye bağlı gelişen belsoğukluğudur. Gonore dışında klamidyalar ve diğer bazı bakteri türleri de uretrit nedeni olabilirler. Uretrit kadında da sık görülen bir hastalık olmasına karşın, sıklıkla genital sistemin diğer kısımlarında (serviks, fallop tüpleri gibi) oluşan enfeksiyonların seyrinde yeralır ve uretradan oluşan akıntı sıklıkla vajinal akıntıyla beraber olduğundan dikkat çekmeyebilir.

Bir kişide CYBH grubunda yeralan hastalıklardan biri saptandığında, diğer bir hastalığın da beraberce bulunma olasılığı önemli derecede artar. Bu yüzden bu kişilerin aynı gruptaki diğer hastalıklar yönünden de incelemelere tabi tutulması uygun olur.

Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklardan Korunma

Cinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBH), özellikle nüfusu kalabalık olan şehirlerde daha önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Çok çeşitli şehirlerden ve hatta ülkelerden, çeşitli kültürlerden gelen insanların fazlaca yaşadığı yerlerde elbette kaçınılmaz olarak bu tür hastalıklar daha fazla görülür.

Korunma yollarına girmeden önce bu hastalıkların çok kısa bir özetini yapmakta fayda var:

CYBH başlığı altında toplanan hastalıklar hayatı tehdid eden hastalıklar olabileceği gibi (AIDS ve Hepatit B gibi); hayati tehlikesi olmayan ancak kalıcı hasarlar bırakabilen hastalıklar (erkekte ve kadında kısırlığa neden olan enfeksiyonlar, özellikle kadında kalıcı ağrılar ve diğer jinekolojik belirtilere yolaçan enfeksiyonlar) şeklinde; ya da enfeksiyon süresince çok çeşitli belirtilere yolaçan, kişiyi rahatsız eden ve daha sonra giderek hafifleyen seyir izleyecek şekilde olabilir (kadında vajinit ve bazı sistit türleri gibi).

CYBH’ler kadının anatomik özellikleri nedeniyle erkekten kadına daha kolay bulaşırlar. Hayatı tehdid eden enfeksiyonlar hariç, diğerleri genellikle kadınlarda daha kolay kalıcı hasar bırakırlar ve daha şiddetli belirtilere neden olurlar. CYBH’lerin önemli bir kısmı kronik seyirlidir, yani bir kez bulaştıktan sonra hiçbir belirti vermese de vücutta enfeksiyon etmeni yaşamaya devam eder. CYBH’ler arasında virüslere bağlı oluşanlar için henüz kesin etkili bir tedavi şekli geliştirilememiştir.

Tüm bu özellikleri nedeniyle CYBH’ler önemli bir sağlık sorunudur ve bu konuda bilgisi olmayanları daha kolay “vurur”.

Korunma

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan bireysel düzeyde korunmanın en etkili yolu hastalık riski taşıyan şüpheli kişilerle (hayat kadınları, hayat kadınlarıyla birlikte olduğu bilinen kişiler, çok sayıda partneri olan ya da olmuş kişiler) ilişkiye girmekten kaçınmaktır.

Ancak unutulmamalıdır ki bariz olarak şüpheli olmayan biriyle beraber olunduğunda da hastalık bulaşabilir. O yüzden ikinci basamak, hakkında bilgi sahibi olunmayan bir kişiyle, ne kadar “temiz” görünürse görünsün, ilişkide prezervatif kullanmaktır.

Prezervatifler arasında lateks yapılı olan ve spermisit içerenler tercih edilmelidir (spermisitlerin aynı zamanda mikroorganizmaları etkisiz hale getirebilme özellikleri de bulunmaktadır). Prezervatif bir kez kullanılmalı ve ilişki sonrası çıkartıldıktan sonra poşete koyularak atılmalı ve eller sabunlu suyla yıkanmalıdır.

Prezervatif kullanımı yıllar boyu erkeklerin tekelinde ve inisiyatifinde kalmıştır. Son yıllarda ise kadınların kullanımına uygun olarak geliştirilen prezervatifler Amerika’da ve bazı Avrupa ülkelerinde kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemize de girmiş olan bu ürünlerin çok yakında yaygın olarak kullanılacağını düşünüyorum.

Ne kadar etkili korunma olursa olsun cinsel yolla bulaşan hastalıklar açısından herkes risk altındadır. Bu hastalıkların çoğunda erken tanı ve tedavi hem kişinin sağlığının tekrar oluşturulması, hem de hastalığın daha çok bulaşmasının engellenmesi açısından önemlidir. Her bireyin CYBH grubunda yeralan hastalıkların genel belirtilerini bilmesi ve aşağıdaki belirtilerden bir veya daha fazlası olduğunda çekinmeden doktora başvurması önemlidir.

Aşağıdaki belirtilerde CYBH olasılığı sözkonusu olabilir ve kısa zamanda doktora başvurulmalıdır:
Erkekler için:
penis ucundan akıntı
genital bölgede siğil, ülser tipi lezyonlar
idrar yaparken yanma

şüpheli biriyle ilişkiye girmiş olmak
Kadınlar için:
kasık ağrısı ve beraberinde akıntı
tek başına akıntı
idrar yaparken yanma
genital bölgede siğil, ülser tipi lezyonlar
şüpheli biriyle ilişkiye girmiş olmak

RUHSAL PROBLEMLER BİLİNÇDIŞI VE YAŞAM

Çoğu kişinin aklına “sağlık” deyince yalnızca bedensel sağlık gelir. Oysa sağlıklı olmak beden sağlığı yanında ruh sağlığını da içerir. Ne kadar “sağlıklı” olursanız olun, kendinizi yine de “iyi” hissetmeyebilirsiniz. Bedensel sağlık ile ruh sağlığı arasında keskin bir sınır yoktur. Birbirlerini hem olumsuz hem de olumlu yönde etkileyebilirler.

Beden sağlığı ile ruh sağlığı arasındaki yakın ilişkiyi daha iyi tarif edebilmek amacıyla bu ilişkinin en belirgin olduğu bir kavramdan söz edilmelidir: Psikosomatik Hastalık.

Psikosomatik hastalık psikiyatride, “bedensel yakınmalarla seyreden ancak organik bir bozukluktan kaynaklanmadığı, “psikolojik” kaynaklı olduğu düşünülen” hastalıklara verilen isimdir. Bu hastalığa verilebilecek en iyi örnekler arasında mide hastalıkları, migren tipi baş ağrıları, bazı bağırsak hastalıkları ve kadınlarda başka türlü açıklanamayan Adet Öncesi Gerginlik Sendromu belirtileri sayılabilir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Tıbbi terimleri doğru kullanma açısından yazının devamında psikosomatik hastalık yerine DSM-4 El Kitabı’nda (bu kitap psikiyatristlerin hastalık tanısı kriterlerini içeren bir kitaptır) yer alan şekliyle somatoform bozukluk kavramı kullanılacaktır.

DSM-4 somatoform bozuklukların bir alt grubu olan somatizasyon bozukluğunu şu şekilde tarif eder:

“Somatizasyon Bozukluğu, Birkaç yıllık bir dönem içinde ortaya çıkan, tedavi arayışlarıyla devam eden, sosyal veya mesleki işlevlerin bozulmasıyla sonuçlanan çok sayıda fizik yakınma öyküsünün beraberce olmasıdır.”

Bu tanım okuyucuya çok olağan dışı gelmeyebilir. Tanımlamaya devam edelim:

Somatizasyon bozukluğu tanısının konması için aşağıdaki tanı ölçütlerinden her biri karşılanmış olmalıdır:

  • dört ağrı belirtisi (en az dört ayrı yer veya işlevle ilişkili ağrı) (baş ağrısı, karın ağrısı, kollarda bacaklarda ağrı, menstruasyon (adet kanaması) ağrısı, idrar yaparken yanma gibi)
  • iki sindirim sistemi belirtisi (bulantı, şişkinlik, gebelik dışında kusma, ishal, yiyeceklerin dokunması gibi)
  • bir cinsel işlev veya genital sistem belirtisi (adet düzensizliği, adet kanamalarının normalden fazla olması, erkekte iktidarsızlık, kadında ve erkekte cinsel isteksizlik gibi)
  • bir nörolojik belirti (denge bozukluğu, bölgesel felç veya güç azalması, yutma güçlüğü veya boğazda düğümlenme hissi, dokunma duyusunun yitirilmesi, çift görme, körlük, sağırlık, bilinç yitimi (bayılma dışında kalan) gibi)
  • Tıbbi muayene, laboratuvar incelemeleri ve görüntüleme yöntemleri sonucunda saptanan organik bir bozukluk yoktur, veya saptanan organik bozukluk, belirtileri açıklayamamaktadır.
  • Hasta alkol, uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlısı değildir.
  • Psikiyatrik inceleme bu belirtilerin amaçlı olarak ortaya çıkarılmadığını düşündürmektedir.”

Bu tanımlamadan çıkaracağımız çok şey var:

-yukarıda sayılan belirtilerin önemli bir kısmının zaten psikolojik olarak ortaya çıkabileceği bilinmektedir: baş ağrısı, mide ağrısı, kabızlık gibi belirtilerin “psikolojik” olabileceği o kadar da mantıksız görünmemektedir.

-ilginç olanı, nörolojik belirtilerde olduğu gibi körlük, sağırlık, nörolojik kayıp, denge kaybı gibi ciddi belirtilerin de bazı durumlarda organik belirtilerle ilişkisiz olabileceği yani daha basit bir anlatımla “psikolojik” olabileceğidir. Yani tıbbi hastalıklarda ortaya çıkan belirtilerin tüme yakını ruhsal süreçler tarafından da ortaya çıkarılabilmektedir!

Ruhsal Süreçlerin Bedensel İşlevleri Etkilemesi Nasıl Açıklanabilir?

Sigmund Freud’un ilk olarak tarif ettiği ve daha sonradan genişletilen bilinçdışı savunma mekanizmalarından biri olan somatizasyon, sorumuza kısmi bir açıklama getirmektedir.

Bilinçdışı savunma mekanizmaları, basit bir anlatımla bilincimizi “zorlayan” olaylar karşısında psikolojik bütünlüğümüzü korumak için bilinçdışımızın bizim isteğimiz ve bilgimiz dışında aldığı bir dizi önlemdir. Bu savunma mekanizmaları genellikle amacına ulaşır ve örnek olarak bastırma adı verilen savunma mekanizması “bize ağır gelebilecek” yaşantıların bilincimizden çıkarılarak bilinçdışımıza itilmesini sağlar. Neden bulma mekanizması, başarısızlığımız için “mantıklı” bir neden bularak acı çekmemizi engeller.

Somatizasyon da bir bilinçdışı savunma mekanizmasıdır. Bu mekanizmada çoğu “saldırgan” olarak nitelenebilecek dürtüler çıkış yolu bulamamakta ve bedene yöneltilerek (bilinçsizce) bedensel belirtilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Buradan çıkarabileceğimiz en önemli sonuç, bilinçdışının insan sağlığı üzerinde mutlak bir egemenlik kurabileceğidir.

JİNEKOLOJİK KANSERLERDE ERKEN TANI

Elbette bilinçdışımız kontrol dışı çalışan, hiçbir şekilde yönetilemeyen bir parçamız değildir. Aslında tam tersi biz günlük hayatımızda bilinçdışımıza adeta emirler veririz:

“Kendimi kötü hissediyorum” dediğimizde bilinçdışımız bunu “kendimi kötü hissettir” şeklinde bir emir olarak algılamakta ve bedenimizde bu yönde değişikliklerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.


Önemli not: psikoloji ve psikiyatri bilimi sürekli olarak gelişmekte olmakla beraber henüz çoğu bilgi teori aşamasındadır. Örneğin “bilinçdışı” bir kavram olarak artık yerli yerine oturmuş olmakla beraber varlığı henüz gösterilmemiştir. Bu yüzden burada ve daha sonraki yazılarda verilecek bilgiler istemeden de olsa daha çok teori ve varsayımlar üzerine kurulu olacaktır. Verilecek bilgiler ne tanı koymak ne de tedavi etmek içindir. Bu bilgileri yalnızca ruhsal süreçler hakkında bilgi sahibi olmak ve iç görü kazanmak (kendinizi tanımak) için kullanmalısınız.Depresyon

Depresyon ya da (diğer adıyla melankoli) çağdaş toplumun sık görülen bir hastalığıdır. En hafif şekliyle kendini “basit bir uyku bozukluğu”, ya da “moral bozukluğu” gibi gösterebilirken, ağır durumlarda kişinin intihar etmesine neden olacak kadar ilerlemiş olabilir. Nasıl olursa olsun depresyon kişinin yaşamını ve ilişkilerini etkili yaşamasını engeller ve hayatta ulaşabileceği noktaya varamadan keyifsiz bir yaşam geçirmesine neden olur.

Bu yazının amacı depresyonu tıbben tanıtmak, ya da etkili tedavi yöntemlerinden ayrıntılı olarak bahsetmek değildir. Amacı, hastalığın varlığını tekrar hatırlatmak, belirtiler konusunda uyarıcı olmak ve depresyonun tedavi edilebilir bir hastalık türü olduğunu vurgulamaktır. Depresyon bir “ruh hastalığı “olmasına karşın, çoğu zaman tanı başka bir branş hekimi tarafından konmakta ve hafif durumlarda tedavi bu aşamada verilmektedir. Ancak ileri durumlarda ilgili doktor diğer psikiyatrik hastalıklardan ayırıcı tanı için psikiyatri uzmanından konsultasyon isteyebilir.

Aşağıdaki belirtilerden beş veya daha fazlası varsa ve bunlar iki haftadan uzun sürmüşse, ya da belirtilerden herhangi biri iş yaşamınızı veya aile yaşantınızı olumsuz yönde etkiliyorsa yardım almak için bir doktora başvurmanızda fayda var:

Depresyon belirtileri:

-Kendini sürekli olarak keyifsiz ve “boşlukta” hissetme

-Cinsellik de dahil olmak üzere önceden zevk alınan günlük işlevlerin zevk vermemesi ve bunlara ilginin kaybolması

-Kendini “bitkin”, yorgun hissetme

-Uyku bozuklukları (uykusuzluk, sabah erken saatlerde uyanma ya da aşırı uyuma)

-İştah bozuklukları (iştahın artması veya azalması, buna bağlı olarak kilo değişiklikleri)

-Dikkati bir konuda toplayamama, hatırlama güçlüğü, karar vermede zorlanma

-Suçluluk, değersizlik duyguları

-Sinirlilik, kolayca ağlama

-İntihar düşüncüleri veya intihar girişimi (bu belirti depresyonun ileri olduğunu gösterir ve asla ihmal edilmemelidir)

-Tedaviye cevap vermeyen eklem, kas ağrıları

-Alkol ve ilaç bağımlılığı

Depresyon ek olarak iş yerinde de kendini şu şekilde gösterebilir:

-Kişinin verimliliğin azalması

-Kişinin işbirliğinin azalması

-İşyerinde kişinin güvenlik hataları yapması ve böylece kazalara maruz kalma riskinin artması

Unutmayın: depresyon ender görülen bir hastalık değildir, utanılacak bir hastalık asla değildir, etkili tedavi yöntemleri vardır. Kendinizde veya bir yakınınızda depresyon olduğunu düşünüyorsanız, tedavi için başvurmayı ya da yakınınızı başvurmak için ikna etmeyi ihmal etmeyin.

PANİK ATAKPanik atak, diğer bazı anksiyete (kaygı) bozukluklarıyla beraber en sık görülen ruhsal problemlerden biridir. Santral sinir sistemi üzerinde yapılan çalışmalar bu tür kaygı bozukluklarının nedenlerinde genetik yatkınlık ihtimalinin güçlü olduğunu göstermektedir. Zira stres dolu iş ve aile yaşamı olan insanların önemli bir kısmı hiçbir ruhsal hastalık belirtisi göstermezken, bazı insanlari ciddi derecede kaygı bozuklukları geliştirebilmektedir. Kaygı bozuklukları tedavi edilmediklerinde kişinin “acı çekmesine”, kendini toplumdan soyutlamasına, iş başarılarının düşmesine ve nihayet kişide bazı fiziksel hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olabilir. Panik atak adı verilen hastalık, ruhsal kaynaklı olan ve kendini oldukça güçlü bedensel belirtilerle gösterebilen bir kaygı bozukluğudur.

Panik atak, DSM-IV kriterlerine göre (DSM-IV psikiyatrik bozuklukları standardize ederek kolay sınıflandırılmasını sağlayan ve tüm dünya psikiyatristlerinin kullandığı ortak dilin yeraldığı kitap olarak tarif edilebilir).

DSM-IV’e göre aşağıdaki belirtilerden dördünün ya da daha fazlasının kişide aniden başlaması ve 10 dakika içinde en yüksek düzeye ulaşması durumunda panik atak sözkonusu olabilir:

1. Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma olması

2. terleme

3. tüm vücutta titreme ya da sarsılma

4. nefes darlığı, boğuluyor gibi olma duygusu

5. soluğun kesilmesi

6. göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi

7. bulantı ya da karın ağrısı

8. baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma

9. gerçekdışılık duyguları ya da benliğinden ayrılmış olma

10. kontrolü kaybetme ya da çıldırma korkusu

11. ölüm korkusu

12. paresteziler (uyuşma ya da karıncalanma duyumları)

13. üşüme, ürperme ya da ateş basmaları

Yukarıdaki belirtiler önemli bir kalp, beyin ya da diğer bir organ sistemi bozukluğuna işaret eden belirtiler de olabilir. Bu tür hastalıkların hayati önemi nedeniyle panik atak tanısı tüm tıbbi hastalıklar araştırılıp organlarda herhangi bir problem bulunamadığı zaman konulan bir tanıdır.

Yukarıdaki belirtileri sık sık yaşayan birinin günlük iş yaşamaında ve aile yaşamında ciddi problemler ortaya çıkma riski söz konusudur. Özellikle işveren konumunda olan bir kişinin çalışanlardan birinde öncesinde hiçbir problem yaşamazken söz konusu kişinin iş performansının düştüğünü gözlemlemesi durumunda, özellikle söz konusu kişinin hastane ziyaretleri sıklaşıyorsa, kendini toplumdan soyutlamaya başlamışsa her zaman bu tür bir panik bozukluğu düşünmelidir. Panik atak yaşayan kişiler bu ataklar toplum içinde de ortaya çıkabileceğinden toplumdan kaçma eğilimi gösterirler. Aynı şekilde bu kişiler ev yaşamlarında da değişken davranışlar sergileyebilirler. Böyle bir durumda eleştirmek yapılabilecek en kötü şeydir. Panik atak gerçekten ciddi belirtilerle seyreder. Anlayışlı olmak, karşı tarafı yargılamadan yardım alması önerisinde bulunmak ve o bireyi hemen “silmek” yerine hastalığın tedavi edilebilirliğinin bilincinde olmak, medeni bir insanın benimseyeceği en iyi davranıştır.

Ayrıca her birey hayatının herhangi bir döneminde böyle bir durumla karşı karşıya kalabileceğinden, bu belirtiler hakkında duyarlı olmalı ve gerekli durumlarda profesyonel yardım almak için başvurmalıdır.

Yemek yeme dürtüsü Bozuklukları

Yemek yeme dürtüsü ile ilgili bozukluklar (kısaca “yeme bozuklukları”), vücut ağırlığı takıntısı, vücudun şekli ile ilgili olumsuz düşünceler ve beraberinde getirdiği duygulanım bozukluklarının olduğu özel bir hastalık grubudur. Bu tür bozukluklar kişinin genel vücut sağlığını etkileyecek kadar güçlü olan hastalıklardır. Anorexia Nervosa (Anoreksi), Bulimia Nervosa (Bulimi) ve Sınıflandırılamayan Yeme Bozuklukları olarak ana üç gruba ayrılırlar. Anoreksi yemek yemeyi tamamen durdurma, Bulimi aşırı yemek yeme ve sonrasında bu yenilenleri çıkarma girişimleri olarak tarif edilebilir. Sınıflandırılamayan yeme bozuklukları ise aşırı yemek yeme ancak daha sonra bunu çıkarma girişiminde bulunmama, yemeği çiğnedikten sonra yutmadan çıkarma ve diğer normaldışı yemek yeme alışkanlıkarıyla seyreden özel bir yeme bozukluğu türüdür.

Yeme bozuklukları toplumda %3-10 arası sıklıkta görülür.

Bulimia Nervosa

Anoreksiden daha sık görülen bulimi adı verilen yeme bozukluğunda “tıkınırcasına” ve “boğulurcasına” yemek yeme nöbetleri vardır. Bu nöbetlerde kişi belli bir insanın yiyebileceği miktarın çok daha fazlasını çok daha kısa zamanda yer. Kişi yemek yeme ihtiyacını ve doygunluğunu hissetmez ve denetleyemez.

Bulimik kişi bu kadar yemeği istemsiz bir şekilde yedikten sonra kilo alma kaygısına kapılır ve bundan sakınmak için parmaklarını gırtlağına yerleştirerek kusma refleksini başlatır ve midesindekileri boşaltır. Ya da laksatif (dışkıyı yumuşatan ilaçlar), diüretik (sıvı kaybını sağlayan) ya da lavman (barsak boşaltıcı) ilaçlarıyla bu gıdaları vücudundan uzaklaştırmaya çalışır. Bazı kişiler de yemek yeme nöbetleri sonrasında uzun bir süre hiç yemek yememe ya da çok ağır egzersizler yapma gibi yollara başvururlar.

Bulimi özellikle kadınlarda ergenlik döneminin başlarında ortaya çıkar. Güzel görünmek için diyet uygulayan genç kız bunu başaramadığında sıkıntıdan kurtulmak için kontrolsüz bir şekilde yemek yer. Daha sonra da yukarıda anlatılan yollardan birine başvurarak bu kalorilerden kurtulmaya çabalar. Buliminin en önemli özelliği bu kontrolsüz yemek yeme ve çıkarma nöbetlerinin tekrarlayıcı ve kronik bir hal almış olmasıdır.

Anorexia Nervosa

Anorekside kişi yaşı ve boy uzunluğu için olağan sayılan en az kiloda olmaya çalışır, ancak ne kadar kilo verirse versin normal kiloda olduğunu kabul etmez. Anoreksi hastalığında kişi gıda alımını o kadar uzun bir süre durdurur ki, vücut ağırlığının %20-50 kadarını kaybedebilir. Örnek olarak 60 kilogram olan bir kişi kısa bir sürede 30(!) kiloya düşebilir. Anoreksik olan kişi beklenenin altında bir vücut ağırlığında olmasına karşın şişmanlamaktan aşırı korkar ve kendi vücut biçimini ve ağırlığını algılamada bozukluk vardır. Kilosunun normal veya düşük olduğunu inkar eder. Kendini kendi gözünde değerlendirirken vücut ağırlığı gerekenden çok daha önemli bir yer tutar.

Yeme bozuklukları kimlerde daha sık görülür?

Genç kızlar ve daha az oranda genç erkekler sıklıkla diyet yaparak hayal ettikleri kişinin vücut yapısına kavuşmaya çalışırlar. Bu, erişkinliğe adım atma sürecinde hemen herkesin yaşadığı normal bir durumdur. Ancak bazı risk faktörleri ve özellikle de vücudun görünümü hakkındaki önyargılar güçlü olduğunda vücut imajı yaşamın odak noktası olmaya başlar ve bu da yeme bozuklukları oluşmasına neden olur.

İstatistikler yeme bozukluklarının genel olarak kadınlarda daha sık olduğunu göstermektedir. Ancak erkeklerin yeme bozukluklarını daha etkili bir şekilde gizlemeyi başarabilmeleri bu oranlara etki edebilir. Yeme bozukluğu olan kişilerde homoseksüellik, aseksüellik, depresyon, anksiyete (kaygı), kişilik bozuklukları ya da uyuşturucu madde kullanımı daha sık görülmektedir. Vejetaryenler, atletler ve ölümcül kronik hastalığı (kanser gibi) olanlarda da yeme bozukluklarına daha sık rastlanır. Tüm bu risk faktörleriyle yeme bozuklukları arasındaki neden-sonuç ilişkisi tam olarak aydınlatılmış değildir. Altta yatan daha temel bir neden hem yeme bozukluklarına hem de diğer bozukluklara yolaçıyor olabilir.

Kişilik bozuklukluğu, yeme bozukluğu geliştirme açısından ciddi bir risk faktörüdür. Yeme bozukluğuyla beraber olan kişilik bozuklukları arasında en önemlileri çekingen tip, borderline tip ve narsistik tip kişilik bozukluklarıdır.

Çekingen tip kişilik bozukluğunda eleştirilmekten, beğenilmemekten ya da reddedilmekten aşırı korku ve bu nedenle de toplumsal ilişkileri mümkün olduğunca sınırlama söz konusudur. Bu kişiler yeni kişilerle tanışmaktan, kendilerine yeni olan faaliyetlerde bulunmaktan, yeni yerlere gitmekten mümkün olduğunca kaçarlar.

Borderline tip kişilik bozukluğunun en temel özellikleri kişilerarası ilişkilerin tutarsız olması, öfkelenme duygusunu kontrol edememe, kendine zarar verici davranışlarda bulunma (aşırı sigara ve alkol kullanma, hızlı araba kullanma, tıkınırcasına yemek yeme gibi), kendini tam olarak algılayamama, yineleyen intihar tehdidleri ya da girişimleridir.

Narsistik tip kişilik bozukluğunun en temel özellikleri ise kendisini olduğundan daha üstün ve önemli görme, özel ve eşi bulunmaz biri olduğuna inanma, toplumda kayırılması gerektiği duygusunu taşıma ve bu yüzden kuralları çiğnemeye eğilim gösterme, gereksiz hak iddia etme, başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını tanıyamama, küstah davranışlar sergilemedir

Yeme bozukluklarının diğer nedenleri

Kalıtsal faktörler, yetiştirilme özellikleri, kültürel özellikler (toplumun kiloya bakış açısı), biyolojik özellikler (beyin biyokimyasına ait özellikler) kişinin yeme bozukluğu geliştirmesine önemli katkılarda bulunur. Son çalışmalarda A grubu beta hemolitik streptokoklarla oluşan bademcik ve üst solunum yolu enfeksiyonları ve Ebstein Barr virüsüne bağlı gelişen enfeksiyöz mononükleoz ile yeme b